Browsing all articles in İstanbul

Kışın uykuya yatan Gezentigiller olarak, baharın gelmesiyle birlikte uyandık. Yeni keşiflere yelken açtık.

Mayıs başında İstanbul’un karadeniz kıyısındaki güzellik Riva’yı keşfe çıktık. Biz tek başımıza bu keşfi gerçekleştiremezdik, bize bu güzel yeri gösteren Ahmet abimize teşekkür ederiz..

Sabah erken saatte çıktık yola. Yolda İstanbul’un hala yeşil kalabilmiş yerlerini gördük. Riva yolundaki Beykoz adeta İstanbul’un ciğerleri gibi.

Riva, İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki şirin kasabalarından biri. Sessiz, sakin. Yazın gidilecek, piknik yapılacak yerler listesine eklenmeli..

Biz de güzel bir mangal ziyafeti, ardından da sahil turu yaptık. Mangal ateşinde demlenen çay da pek güzeldi.

Mütevazi soframız

Riva kumsalı çok güzel, deniz ayrı güzel..

Denizin rengine hayran kaldık..

Piknik yaptığımız yer

Açıldığı günden beri İstanbul Akvaryum’u çok merak ediyordum. Denizin altında yaşananları hep merak etmiştim zaten. Küçükken  Kaptan Kusto’nun belgesellerini izlerdim. Su altındaki yaşamı ne güzel anlatırdı. Bugün bir kez daha anladım ki, ben balık yemeyi değil onları izlemeyi çok seviyorum. Deniz canlılarının hepsini çok seviyorum..

Bizim akvaryuma gidişimiz tamamen şans işi oldu aslında. Twitter’da İstanbul Akvaryum’un (@istanbulakvaryum) açtığı yarışmaya katıldım ve çift kişilik bilet kazandım. Böylece uzun zamandır merak ettiğimiz İstanbul Akvaryum’a gitme şansına eriştik.

İlk girişte Karadeniz karşılıyor sizi. Alabalıklar ve süper kamufle olmuş kalkan balıkları ile geziye başlıyorsunuz. Hayranlıktan ağzınız bir karış açılmışken İstanbul Boğazı çıkıyor karşınıza. Ayaklarınızın altında balıkların oynadığını görüyorsunuz. Büyüklü küçüklü balıklar karışık halde yüzüyorlar. Elinizle tutacağınız kadar yakınlar!

Biraz daha ileride daha büyük bir alanda İstanbul boğazına bakıyormuş hissine kapılıyorsunuz. Biz vatoz gelip önünüzden geçiyor. Ardından ilk! köpekbalığını görüyorsunuz. Hepsi teker teker geçit töreni yapıyorlar adeta. Onlar suda salınırken biz hayran hayran onları izliyoruz. Aaa a bu da varmış! deyip.. Daha önce ancak televizyon ya da bilgisayardan gördüğümüz balık türleri çok yakınımızdalar.. Hatta görevliler bakmazken insanlar onları elliyorlar bile.

İlerlediğimizde Ege Denizi, Akdeniz diye devam ediyor.

Tam çıkış yazını görüp bitti galiba derken mola vermek için kafenin olduğu bölüme geldiğimizi farkediyoruz. Daha alt kat var gezilecek. Bu sefer rotamız dünya denizleri. Okyanuslarda yaşayan canlı türleri görünmeye başlıyor.

Artık Kayıp Balık Nemo’daki tüm balıkları görme vakti. Palyaço balığı ile başlıyoruz. Ardından Dory’yi görüyoruz. Nasıl olsa bizi unutur deyip el bile sallamıyoruz :) Palyaço balıkları anemonlar ile oynaşıyor. Orada bir bilgi duyuyoruz. Başka balıkların anemonlara yaklaşmadığını, eğer yaklaşırlarsa salgılanan zehirden ölebileceklerini, sadece palyaço balıkların derisinde bulunan maddenin buna dayanıklı olduğunu.

Daha var mı? Bitmedi mi? derken bu sefer çıkış yazını görüyoruz. Son durak Yağmur Ormanları. İsmini duyunca heyecanlanıyoruz. Acaba o atmosferi hissedebilecek miyiz? Derken kocaman bir orman! karşılıyor bizi. Igoanalar ile göz göze geliyoruz. Hafiften yağmur atıştırıyor. Tabelada fareye benzer bir hayvancık görüyorum. Acaba nerede diye bakınırken suyun içinden çıkmasıyla ödüm kopuyor. Çünkü bu hayvancağız fareden oldukça büyük ama farenin aynısı! Uzunca bir süre şoku üzerimden atamadım.

Gezi yağmur ormanları ile son buluyor. Kendimizi hediyelik eşye dükkanında buluveriyoruz. Tabi ondan önce kapıda sizin için çekilen fotoğrafın bastırılması var. İsterseniz alıyorsunuz.  İki fotoğraf 20 TL

Nasıl Gidilir?

Biz metrobüs ile Florya’ya oradan da minibüs ile akvaryuma gitmeyi tercih ettik. Metrobüsten inip üst geçitten geçip, Florya yönüne doğru biraz yürürseniz otobüs ve minibüslerin geçtiği yere ulaşabilirsiniz. Oradan geçen 73T numaralı otobüs tam olarak akvaryumun önünden geçiyor.

Kendi arabanızla giderseniz, Florya Sosyal Tesis’lerine gider gibi yapın. Çünkü Sosyal Tesislerin hemen ilerisinde.

Ayrıca İstanbul Akvaryum’un sitesinden de alternatif ulaşım tavsiyelerine bakabilirsiniz..

İstanbul Akvaryum saat 10.00′dan 20.00 ‘a kadar açık.

Bilet Ne Kadar?

Yetişkin : 29 TL

Öğrenci, Öğretmen, Engelli, 65 yaş üstü, Gazi : 22 TL
(Kimlik gösterilmesi zorunludur.)

Yıllık Geçiş (Yetişkin) : 75 TL

Yıllık Geçiş (Çocuk) : 55 TL

4 kişilik aile : 85 TL

3 kişilik aile : 68TL

Rakamlarla İstanbul Akvaryum

  • 6.800 metreküp su hacmine sahip, toplam 64 adet tank,
  • 100 dönüm arazi içerisinde, toplam 22 bin m2’lik 2 katlı dev proje,
  • İstanbul Akvaryum’a ait 1.200 araçlık 32 bin m2’lik otopark alanı,
  • 6.000 m2’lik ziyaretçi alanı,
  • Karadeniz’den başlayıp Pasifik’e kadar uzanan 1,2 kilometre uzunluğundaki, özel temalı gezi güzergâhı,
  • Birbirinden ilginç türlerin bulunduğu yaklaşık 1.500 çeşit,toplam 15 bin adet deniz ve kara canlısı,
  • 2 adet 15 kişilik 6 akslı 5D sinema salonu, 7 ayrı film izleme seçeneği, rüzgâr, sis, su gibi efektler yaşatan sıra dışı sistem,
  • İstanbul Akvaryum içerisinde 470 m2’lik alana sahip hediyelik eşya birimi,
  • Gezi güzergahı üzerinde 3 kafe,
  • Bir tarafı Panama Kanalı manzaralı, diğer tarafı deniz manzaralı 1 adet restoran ,

Yeme – İçme

Ramazan olmasaydı eğer gezi güzergahları üzerindeki kafelerde oturabilirdik. Mesela ilk bölümü gezdikten sonra Emirgan Sütiş çıkıyor karşınıza. Dizaynı müthiş! Onun dışında denize nazır kafede bir şeyler de içebilirdik. Yeme içme noktalarının gezi alanlarına konulması iyi olmuş. Gezinin bitmesini beklemeden bir şeyler yiyilip içilebiliyor. Gezerken acıkıyor insan, çünkü akvaryum oldukça büyük!

Bizim Çektiğimiz Videolar

Fotoğraflar

Gezmeyi çok seviyoruz ama arabamızı sattığımız için kışın bir yere gidemedik. Haliyle blogumuz bir kaç ay sessiz kaldı. Bahar da sağolsun nazlandıkça nazlandı, bir türlü havalar ısınmadı. Laleleri doya doya seyredemeden yağmurlar hepsini götürdü. Neyse ki mayısın ortasından itibaren havalar iyice güzelleşti. Biz de ısınma turlarına başladık. Geçen hafta sürekli ertelediğimiz Fethi Paşa Korusu ziyaretimizi gerçekleştirdik.

Evimiz önceden Beylikdüzü’ndeydi, şubat ayında Merter’e taşındık. Artık arabamız olmasa da -ki yakında tekrar olacak inşallah- gezmemiz daha kolay ve ekonomik oldu. Çünkü hem metrobüs, hem metro, hem de tramway hattı duraklarının kesiştiği yerde oturuyoruz. Geçen pazar günü aynı bugün gibi hava çok güzeldi. Fethi Paşa Korusu’na varana kadar yolculuk kısmı da güzel geçsin diye tramvayı tercih ettik. Diğerlerine nazaran en seyirli o gidiyor çünkü. Topkapı, Millet Caddesi, Aksaray, Sultanahmet, Gülhane, Sirkeci derken Haliç’in de üstünden geçip Kabataş son durağa kadar tıpış tıpış gittik.

Kabataş’dan Üsküdar motorlarına bindik. Fotoğrafını çekemedik ama boğazın ortasında kocaman bir yabancı gemi 10-15 m kadar yakınımızdan geçti. Dalgası bizi baya salladı. Yanımızda oturan turistler gemiyle baya alakadar oldular. Hemşehrileriydi belki de.

Üsküdar’a inince sahildeki parklardan yürüye yürüye koruya kadar gittik. Yolda diğer binaların arasında kendini belli eden harika beyaz ahşap bir eve rastladık. Bizi fotoğraf çekerken gören bir kaç teyze de evin güzelliğini görünce hayrete düştüler :) . Fethi Paşa Korusu’na dört beş sene önce üniversiteden arkadaşlarıma gitmiştim ama bu kadar büyük bir yer olduğunu farkedecek kadar gezememiştim. Bu kez eşimle altını üstüne getirdik :) Tabi bunun için önce karnımızı doyurduk, enerji topladık. Çünkü zorlu bir yürüyüş olacaktı. Fakat hem pazar günü hem de havanın sıcak olması yüzünden ziyaretçilerin sayısını dörde beşe katlamıştı sanırım. Korudaki sosyal tesisde bütün masalar doluydu. Yiyeceklerin satıldığı alanda uzun bir kuyruk oluşmuştu. Biz yemeği manzaraları yerde yeme fikrinden vazgeçip tesisin içinde zar zor bir masa bulduk. Yemeğimizi yeyip korunun içlerine doğru tura başladık.

Burası tam hayallerini kurduğum kendimi çimlerine yuvarlamak istediğim yerlerden biriydi. Doğal yeşilliği çok seviyorum. Rize’nin dağlarından gelen biri için İstanbul’un yol kenarlarındaki yeşil alanlarıyla yetinmek çok zor. En azından beni için öyle. İnişli çıkışlı doğal yeşil alanlar (bizim tabirimizle komalar) görünce dayanamıyorum. Fethi Paşa Korusu da tam anlamıyla doğal. İçinden araba yolu da geçiyor tabi ki, ama biz daha çok patika yolları tercih ettik.

iPhone’daki Photosynth uygulaması sayesinde biraz amatörce de olsa kolaylıkla 360 derece fotoğraflar çekebiliyoruz. Böylece gezdiğimiz yerleri size daha iyi gösterebileceğiz. Bu gezimizde de bir iki deneme yaptık.

Çekim yaparken insanlar dolaştığı için komik görüntüler ortaya çıkabiliyor malesef. Aşağıda yarısı olmayan hayalet bir adam bunlardan biri mesela :)

Korunun en yukarısında başka bir tesis vardı. Bahçesinde inşaat olduğundan orası pek hoşumuza gitmedi. Dolaşmayı tercih ettik. Aslında korunun tam ortasındaydık, boğaz arkanızdayken sağ tarafta (Üsküdara doğru) ve sol tarafta (Kuzguncuk’a doğru) gidilecek çok yer vardı. Korudan sonra Kuzguncuk’u dolaşmak istediğimizden tepeden sola doğru dolaşmayı tercih ettik. İnsanlar öbek öbek çimlerin üzerine uzanmıştı. Kimisi piknik yapıyor kimisi elele kolkola oturuyordu. Sık sık “hüoop! burası 25 T mi arkadaş?” diye kendimiz duyacak şekilde laf attık :D Sonra biz de harika bir patikanin kenarında çimlerle buluştuk.

Koru, her açıdan mükemmel bir manzaraya sahip. Hemen her yerden boğazı, Boğaziçi Köprüsünü görmek mümkün. İstanbul’un içinde böyle bir yer kaldığı için çok şanslıyız. Ama insanımız malesef kıymet bilmiyor. En azından bazıları. Korunun içinde çokfazla olmasa da çöpler, çekirdek kabukları vs vardı. Hadi çekirdek kabukları doğal, bir iki yağmur sonrasında ortadan kayboluverir, toprağa karışır ama poşetler ve su şişeleri öyle değil. Keşke biraz daha duyarlı olsak. Çöpü yere atmak nasıl bir beynin ürettiği fikirdir anlamış değilim.

Neyse moral bozmak yok :) Gelecek nesiller inşallah daha temiz olacak diye ümit ediyoruz. Tepeden aşağıya doğru indikçe asfaltın hemen üstünde başka bir çay bahçesine rastladık ve bize oldukça tanıdık geldi. Geçen sene ya da daha önce bir arkadaşımızın düğününe gelmiştik, hava deli gibi yağmasına rağmen hanım illa gezelim diye tutturmuştu. Arabamız biraz nazlı olduğundan yağmurlu havaları sevmiyordu. Onu bir yere park edip o sağanağın altında bu çay bahçesine gelmiştik :) )) Meğer koruya gelmişiz de haberimiz yokmuş o zamanlar.

İşte bu çaybahçesinden aşağı asfalta inince gezimizin büyük kısmı tamamlanmış oldu. Sonra yürüyerek Kuzguncuk’a vardık. Ekmek Teknesi dizisinin çekildiği sokaktan sezonun ilk dondurmasını aldık. Sonra otobüse atlayıp Çengelköy’e Çınaraltı kahvesini bulmaya gittik.

Çınaraltı Kahvesini elimizle koymuş gibi kolayca bulduk. Boğazın kenarındaki bu şirin mekan çok hoşumuza gitti. Ama kalabalıktan yer bulmak ne mümkün! Birileri kalkınca ortalardaki masalardan birini kapıverdik. Sonra başkaları kalkınca onların yerine geçtik. Bir kaç masa böylece ilerledik :) Tam denizin kenarına varamadık ama :) Burda güneşin batışına kadar oturduk. Böyle boğazın kenarındayken insan İstanbul’da yaşadığını anlıyor.

Hava karardıkdan sonra yavaş yavaş evimize doğru yola koyulduk. Dönüşte aynı güzergahı takip etmedik. Bu kez vapurla Kabataş’a değil Eminönü’ye geçtik. Balık ekmeklerimizi afiyetle yedik :) )) Gerçi daha çok ekmek yemiş gibi olduk. Adamlar azıcık özenseler, ekmeği ince tutsalar çok daha güzel olacak. Karnımızı da doyurdukdan sonra tramvaya atlayıp evimizin yolunu tuttuk.

Harika bir pazar günüydü. Bu pazar ise ancak bunları yazabilecek fırsat bulabildik. Hava güzel olmasına rağmen dışarı çıkamadık. Ama önümüzdeki haftasonu taa aylar öncesinden ayarladığımız özel bir ada gezisi bizi bekliyor :)

Rumeli Feneri

Havaların ısınmasını da fırsat bilip geçtiğimiz haftasonu Rumeli Feneri’ne gitmeye karar verdik. Bir nevi İstanbul’un sonuna gittik, çünkü orada İstanbul bitiyor ve başka bir güzellik başlıyor sanki. Şehirden çok uzakta değil ama sanki şehirde de değil. Yanıbaşımızda ne güzellikler varmış da biz bilmiyormuşuz meğerse. İstanbul’da oturup da şehrin kalabalığından sıkılıp “yeşiiil” diye feryat edenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer bence Rumeli Feneri.

Nasıl Gittik?

rumelifeneri_map

Rumeli Feneri’ne gitmenin en güzel yolu sahil yolu. Tabi kendi arabanızla gidiyorsanız. Bir yanınız sahil bir yanınız da muhteşem yalılarla dolu oluyor. Ben şahsen sahilden çok evlere bakmayı tercih ettim. Hele Sarıyer’de evlerin güzelliği beni benden aldı..

Eşim arabayı sürdüğünden ben evlerin ve manzaranın bol bol fotoğrafını çekme fırsatını buldum. Hatta bir ara trafik tıkandı ağır ağır giderken fotoğraf çekmem daha kolay oldu.

Rumeli Feneri’ne gitmek çok kolay, Rumeli Kavağı’na kadar sahil yolunu takip ediyorsunuz. Sonra içeri doğru biraz gidiyorsunuz. Tabelalar size yolu gösteriyor zaten. Rumeli Kavağı’ndan sonra Rumeli Feneri oldukça yakın. Hatta o tarafa gitmişken 3. köprünün yapılacağı Garipçe köyünü görme fırsatı da bulabilirsiniz.

Rumeli Feneri ve Kalesi

IMG_6413 IMG_6444

Beldeye geldiğinizde sizi fener karşılıyor. Fenerin hemen dibinde bir çay bahçesi var. İçinden balık kokuları da gelen bir restoran aynı zamanda. Kahvaltımızı yapıp çıktığımızdan karnımız acıkmamıştı biz de birer çay içip manzaranın keyfini çıkarmaya başladık.

Balık kokuları bizi kendimizden geçirirken “balık ekmek” fikri aklımıza düşmüştü. Ama daha keşif yapacaktık. Etrafı dolaşmaya çıktığımızda Fenerin az ilerisindeki Rumeli Kalesi’ni farkettik. Hemen oraya yöneldik. Kalenin içinde muhteşem bir manzara bizi bekliyormuş meğer. Kalenin içinde kolazyuma benzer bir yapı var. Pencerelerinden denizi izlemek mümkün. Asıl manzara buradaydı..

Biz de söylemesi ayıp yanımızda ıspanaklı pidemizi ve meyve suyumuzu getirmiştik. Manzaraya karşı pidelerimizi mideye indirdik. Anlatılmaz yaşanır derler ya, o manzara aynen öyleydi.. Kalenin denize bakan pencerelerinin birine oturduk ve manzaranın tadını çıkardık. Deniz ayaklarımızın altındaydı sanki. Hava çok rüzgarlıydı ama yine de çok güzeldi. Maviye ve yeşile doyduğumuz anlardı..

IMG_6457 IMG_6458

Otururken aklımıza bir muziplik geldi. Kalenin pencerelerinden birinin içinde bir oyuğa not sakladık. Bulan kişi bize ulaştığında ona bir hediyemiz olacak. Bakalım kim bulup notun fotoğrafını bize yollayacak, merakla bekliyoruz..

IMG_6449

Kaleye doyunca (aslında doymadık ama görmek istediğimiz başka yerler de vardı) arabamıza atladık biraz daha ileri gidelim dedik. Karşımıza Golden Beach Club çıktı. Bungalow evlerin olduğu güzel bir koy burası. İstanbul’dan çıkamayanlara kısa süreli bir tatil yapmak için ideal bir yer bence.

Kilyos

Rumeli Feneri’nden ayrılmaya karar verdiğimizde rotamızı Kilyos’a çevirdik. Bu civarda merak ettiğimiz ikinci yerdi Kilyos. Çok Film Hareketler Bunlar’da izlediğimiz “300 Kilyoslu” fragmanından sonra daha da merak eder olmuştuk. İzleyenler bilirler..

Navigasyonumuzdan Kilyos’u bulduk yola çıktık. Bu arada benzinimiz alarm vermeye başladı. Etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Kilyos’ta vardır mutlaka deyip çam ağaçlarının arasından yolumuza devam ettik.

Kilyos’a yaklaştığımızda bir gözümüz benzin göstergesindeydi. Çünkü etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Artık durup gördüğümüz ilk insana sormayı düşündük. Sorduğumuzda en yakın benzincinin Sarıyer’de olduğunu öğrendik!

Yani Kilyos’ta benzinlik yok, buna göre tedbirinizi alıp gidin..

Gezentigiller’in olduğu yerde macera vardır tabi. Benzin lambası yandığında km’yi sıfırladık. 30 km daha gidebileceğimizi ümit ederek Kilyos’a vardık. Oralara kadar gidip meşhur sahilini görmeden dönmek olmaz deyip kalan benzinimize de güvenip sahile doğru yola koyulduk.

Bu arada hava çok sıcaktı canımız dondurma çekti. Magnum’un Gold’unu da ilk kez orada tatma şansı bulduk. Müthiş bir lezzetmiş!

Dondurmalarımızı yiyerekten Kilyos’un sahiline doğru gittik. Karşımıza ultra lüks evler çıktı. Bana biraz Village filmini anımsatsa da (filmi izleyenler bilirler ki köyde yaşayanlar etraftaki dünyadan habersizdiler) evler çok güzeldi.

Ne yazık ki, benzinimizin bitmesinden korkarak sahile varmadan geri dönmek zorunda kaldık.

Şimdi yeni rotamız benzinci idi. Vardığımız ilk yerleşim bölgesinde benzinci sormaya başladık, kimisi geçmişsiniz geri dönün dedi, kimisi daha var ileride dedi. Böyle dönüp dolaşıp benzinimizi son damlasına kadar harcayıp benzinciyi bulduk..

Sarıyer ve Aşk-ı Memnu Evi..

IMG_6476 IMG_6479

Dönüşte Sarıyer sahiline vardığımızda gözlerimiz Aşk-ı Memnu’nun çekildiği evi aradı. Dizinin fanatiği olduğumuzdan değil, evi güzel bulduğumuzdan(!). Evi farketmek zor olmadı, çünkü evin önü oldukça kalabalıktı. Belli ki içeride film çekiliyordu meraklı halk da içeriden bir oyuncu çıkar mı acaba diye bakıyordu. Biz de arabamıza uygun bir yer bulup o meraklı halkın arasına katıldık. Aşk-ı Memnu evi önünde fotoğraflar çektik. Evin yanındaki sokaktan gidip evin bahçesine ulaşmaya çalıştık ama mümkün değilmiş. Dizide bahçeden çıkıp o yan yola vardıklarını görmüştük ama montajmış ya da bahçe daha yukarılarda bir yerde yola çıkıyormuş demek ki..

Günün Sonu Eminönün’de Balık Ekmek

IMG_6481 IMG_6482

Günün sonuna doğru artık karnımız acıkmaya başlamıştı. En son Rumeli Feneri’nde balık ekmek düşmüştü aklımıza. Sarıyer’de balık ekmek yapan yere rastlayamadık. Eminönü’ne gidelim orada mutlaka vardır diyip yola çıktık.

Sahilden biraz trafiğe takılarak Eminönü’ne vardık. Herkes arabasını köprünün üzerine bırakmıştı. Biz de bırakalım dedik ama çekerler diye arabadan da fazla uzaklaşamadık. Köprünün üzerinde balık ekmeğimizi yedik. Ekmeklerimizden martılara da atarak..

Güzel bir İstanbul gezisi oldu. İstanbul’un içindeydik ama sanki dışındaydık da. Şehrin kalabalığından uzak, sakin, huzurlu yerlerdi gittiğimiz. İstanbul’da yaşayıp da sıkıldım, bunaldım diyenlere güzel bir alternatif bence Rumeli Feneri. Arabanız yoksa bile İETT oralara kadar gidiyormuş. Her yerde duraklarını gördüm. Herkese İstanbul’un sonunu görmeyi tavsiye ediyoruz..

Bunlar bizim çektiğimiz fotoğraflar:

Bu da benim fotoğraflardan oluşturduğum bir klip:

yildiz_lale1

Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul’un lalelerini görelim, solmadan fotoğraflarını çekelim diye Yıldız Korusuna gidelim dedik. Evlendiğimizden beri (bu sene 4 olacak) Lale zamanı onları fotoğraflıyoruz. Her sene Emirgan korusuna giderdik bu sefer Yıldız Korusundaki laleleri fotoğraflayalım dedik.

Hava bahar olmasına rağmen biraz serindi. Bahara göre giyindiğimizden biraz üşüdük. Ama lalelerin ve ortamın güzelliği bizi bizden aldı.

Yıldız Korusu’na eğer arabanızla gittiyseniz günlük otopark ücreti 5 lira. Böylece Beşiktaş’ın göbeğinde otopark aramak zorunda kalmıyorsunuz. Ancak koruya arabalar girmese, sadece yürüyüş yapılsa daha güzel olur diye düşündük.

Tam bir yandan laleleri çekip, bir yandan da yürürken Yıldız Şale’yi gördük. Müze kartımıza güverenek içeri gireriz nasılsa dedik ama Müze kartımızın orada geçmediğini öğrendik. Olsun bu güzelliği görmeden gitmek olmaz deyip girmeye karar verdik. Haftasonu ziyaret 2tl. Bu güzellikten kendinizi mahrum bırakmayın.

yildizsale4

YILDIZ ŞALE

Yıldız Şale köşkü, Sultan Abdulhamid Han tarafından yabancı konukları ağırmalak için yaptırılmış. Bu köşte yabancı devlet devlet adamları ağırlanmış. Köşkün 60 tane odası bulunuyor.

Şale ne demek diye şöyle bir araştırdım, Chalet kelimesinden geliyor ve dağ evi, misafir evi, köşk anlamına geliyor..

Bir rehber eşliğinde gezdiğimiz Yıldız Şale köşküne girer girmez büyülendim. Her sarayda ve Osmanlı’nın eserlerinin bulunduğu her yerde olduğu gibi değişik bir atmosfere girdim sanki. Dolmabahçe sarayının yanından geçerken de aynı hissi yaşarım, Sultanahmet’te dolaşırken de..

Yıldız Şale’de öyle büyüledi beni.. Odalarında dolaşırken, acaba burada uyanmak nasıl bir duygudur diye düşünmeden edemedim.. Köşkün kokusu eskiyi hatırlatır gibiydi.. Keşke bir zaman makinesi olsa da oranın yaşayan halini görebilseydik diye geçirdim içimden..

Fotoğraf çekmek yasaktı ama ben kendime engel olamadım. Boynuma astığım fotoğraf makinemin düğmesine baktım rehberimiz bana bakmazken. Pek odaklanamadım ama. Odaları çektim, perdeleri, halıları, tavanları. Fotoğraflara bakıp bakıp hatırlamak için o güzellikleri.

yildizsale1
(Dünyanın en büyük el dokuma halısının olduğu oda. Halının ölçüleri 400 m2′yi geçiyormuş..)

yildizsale3
(Konukların ağırlandığı bir başka salon..)

yildizsale2
(Odalar çini sobalarla ısınıyormuş.)

yildizsale5

(Dediğim gibi fotoğraf çekmek yasaktı ve ben kendime engel olamadım. O yüzden detaylı çekim yapmak istesem de yapamadım..)

Yıldız Şale’den hiç çıkmak istemedim, zorla çıkardılar tur bitmişti ne yazık ki.. Bir daha gitmek istediğimi belirterek ayrıldım oradan..

yildizkorusu2

Bir yandan laleleri fotoğraflayıp bir yandan parkı gezerken yorulmuştuk. Malta Köşkünün bahçesine oturup dinlenelim dedik. Son durağımız da Malta Köşkü oldu. Sıcacık çayımızı yudumlayıp pastamızı yerken yazın bu parka bir daha gelelim dedik..


Created with flickr slideshow.

agva

Haftasonu eşimin ısrarlarıyla Ağva’ya gitmeye karar verdik. Açıkçası havanın çok sıcak olması ve yolun da uzun olmasından dolayı o ısrar etmese gidilecek gibi değildi.

Ancak yolda bütün düşüncelerim değişti. Köprüyü geçip Şile yoluna saptığımızda yeşillikler içindeki güzel bir yoldan ilerlemeye başladık. Eşimin google map’ten çıktısını aldığı haritaya göre Şile’den sonra Ağva’ya sahilden gitmek gerekiyordu. Ama biz sahil yolundan değil iç yoldan gitmeye başlamıştık. Dönüşte anladık ki sahil yolu değil diğer yol kullanılmalı. Çünkü sahil yolu denilen yerde sahili çok az görüyorsunuz ve yol çok dar. Ayrıca yolun bazı bölümlerinde yol çalışması vardı. O yüzden Ağva’ya giderken sahil yolunu değil diğer ormanlık yolu tercih etmekte fayda var.

Ağva’ya vardığımızda küçük şirin bir kasaba bizi karşıladı. Yolda karnımız epeyce acıktığından hemen yemek yiyecek bir yer aradık. Açık havada yemektense klimalı bir yere girelim dedik. Lahmacun yemekte karar kıldık. Yemeğimizi yedikten sonra sahile doğru şöyle bir uzandık. Ana-baba günü tabiri sanki o gün o sahil için söylenmişti. O kadar kalabalıktı yani.

Sahilde biraz oyalandıktan sonra Ağva’nın içini dolaşmaya karar verdik. Daha önce oraya gitmiş olan eşimin kuzeni de bizimleydi. Güzel bir nehir üzerinde deniz bisikletleri nin kiralandığını söyledi. Biz de çok oyalanmadan o güzel nehri bulmaya koyulduk. Nehir üzerinde deniz bisikleti kiralamak için Ağva’dan çıkar gibi yapıyorsunuz o yol üzerinde bir çok kiralık bisikletçi var.

agva2

Biz de yol üzerinde gördüğümüz kiralık deniz bisikleti tabelalarının olduğu yöne park ettik.
Bir yanı nehre bakan şirin bir evin bahçesine girdik. Bahçeden nehre bakıyordu. Orayı bir çiftin işlettiğini öğrendik. Evleri sandığımız yerin de aslında bir pansiyon olduğunu da. Yaz kış burada mı kalıyorsunuz dite sordum. Kışın İstanbul’daki evlerine geçtiklerini ama genelde orada kaldıklarını öğrendim.

Biz 4 kişi olaraktan saati 20 tl’den 1 tane deniz bisikleti kiraladık. O anda keyif başladı. Eşim ve kuzeni geçti pedal başına ben ve kardeşim arka koltukta nehir manzarasını seyrede seyrede gitmeye başladık. O keyifliydi ki anlatamam. Bir ara eşim pedalı kardeşime bırakıp yanıma oturdu ayaklarını suya soktu. Ben biraz tırstım açıkçası. Sadece nehri seyretmek ve nehrin etrafındaki güzel evleri fotoğraflamak bile çok güzeldi. Bir ara ben de pedal başına geçtim, ama normal bisikletten farklıydı elbette, boşa kürek çeker gibiydi, ne kadar hızlı çevirsen de o kadar hızlı gitmediğini görüyorsun. En güzeli arkada oturup behrin etrafındaki evleri seyretmek. Çok güzeller. Orada oturup bahçede domates yetiştiresi geliyor insanın. Nehir bir yanda, yeşillikler bir yanda. Burasının İstanbul’un yanıbaşında bir yer olduğunu düşünmek oldukça zor.

İstanbul’un sıcağından, keşmekesşinden, kalabalığından bunalanlar yanıbaşındaki Ağva’yı mutlaka ziyaret etsinler. Hatta haftasonu kalıp bu keyfi uzun tutsunlar..

Sayfalar

Twitter

Flickr

flickr efektlerini pek sevdim^^KaktüsÇiçekSonbahar / FallBazlamaHayalimdeki ev mi?DüzenSarmaşıkSırnaşık :)

Gezimanya

Kategoriler

Ads

Etiket Bulutu

Son Yorumlar

Linkler

Follow

Get every new post delivered to your Inbox

Join other followers: