Yeni yılın ilk gezisini yaptık: Galataport ve Üsküdar

Yeni yılın ilk gezisini yaptık: Galataport ve Üsküdar

Her gün “ustacılık” oynamak isteyen çocuklarımızı artık başlangıçtaki fikri ile alakası kalmayan legolarla yaptığımız bu oyundan soğutmak -sakallı lego karakteri araba ustasıydı ve çocukların arabalarını tamir ederken başına işler geliyordu- ve her güne başka etkinlikler koyabilmek için geçen ay haftalık bir plan yapmış ve çocukların odasındaki panoya asmıştık. Artık her gün ona bakıp oradaki plana uymaya çalışıyoruz. Bu planda haftasonu hem cumartesi hem de pazar günü için tek bir etkinlik vardı: Gezi. Diğer günlerde üç etkinlik olmasına rağmen, gezi bütün günü alacağı için böyle yapmıştık. Olur da o gün gezemezsek başka etkinlikler de yapmak bu sayede mümkün olabiliyor. Çünkü yazılı olan bir şeyi yapabiliyorken yapmamak çocuklarda ters tepebiliyor. Ama yazmıyorsa, sıkıntı yok, atlatabiliyoruz.

Plan gereği bugün de -pazar günü- gezmemiz icab ediyordu. Dün annemlere ve kuzenlerimize gitmiştik. Bugün belki evde tembellik ederiz diyorduk. Hava da soğuk, malum. Fakat kahvaltı ederken uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yapıp TRT Haber’i açtık. Genelde çocuklara çizgi film açarız ya da hiç açmayız. Bir haber izleyelim diye açtığımız kanalda Ömer Öztürk’ün yıllardır sunduğu, bizim de daha çok reklamlarına denk geldiğimiz Vapurda Çay Simit Sohbet programının sonu denk geldi. Konuk kişi de dizilerden tanıdığımız, Şahika Hanımın teyze annesine çok benzettiğimiz Yıldız Kültür hanımefendi vardı. Programın bitiş jeneriği oynuyordu. Televizyonumuzun uydu kısmı yıllardır bozuk olduğundan zaten izleyeceğimiz herşeyi bu eve taşınırken abone olduğumuz İnternet sağlayıcısının hediye ettiği Apple Tv üzerindeki uygulamalarla izliyorduk. TV+ sağolsun 24 saat geriye doğru sarabildiği için ben de yayının başına aldım. Bir yandan kahvaltımızı ettik, bir yandan da sohbeti dinledik.

Vapurda çay içmeyi -her ne kadar eski bir İstanbul’lu olmasam da- hep romantik bulurum ve imkan buldukça yapmaya çalışırım. Simite de bir iki yıldır alıştım. Rizeli olduğum için bizim oralardaki simiti daha çok seviyorum. Susamlı simiti daha önce hiç yemezdim. Program gerçekten de çay ve simitle başladı. Yıldız Hanım sorulara sakin sakin cevap verirken biz de çocuklara bak bu vapur bak bu boğaz diye anlatıyorduk. Faruk kendi boğazını gösterip böyle boğaz mı diye sordu hatta 🙂

Sonra baktık ki hava rüzgarlı filan değil. Saat de gayet uygun. Daha 12 civarında. Öğle bile olmamış. Hadi bir boğaza gidelim dedik. Şahika Hanım Beykoz’a gidelim dedi. Sabah telefonda gösterdiğim bir mahalle vardı, orayı görelim istedi. Ben vapura binelim, karşıya geçeriz deyince o zaman Galataport’a gidelim, ordan karşıya geçeriz dedi. Ben de bu planı çok sevdim. Galataport’u merak ediyordum.

Hemen son lokmalarımızı tıkıştırıp giyinmeye koyulduk. Çocukları hızlıca hazırladık. Öğle ezanı olmadan çıkmaya niyet ettik ve bunu başardık. Yanımıza abur cubur da almak için de durmadık. Nasılsa İstanbul’un içine gidiyorduk, boşuna vakit kaybetmeyelim dedik. Şansımıza hiç trafik yoktu. Yanyoldan gidip Aksaray’a, ordan Unkapanı üzerinden Karaköy’e vardık. Unkapanı Eminönü arası hallaç pamuğu gibi atılmıştı. Orda biraz trafik vardı. Arabamızı Karaköy’deki katlı otoparka bırakıp önce Yerebatan Mescidi’ne gittik. Ardından yaya olarak Galataport’a yürüdük. Ben Galataport’un hemen Karaköy’den başladığını sanıyordum ama sanırım oraları henüz daha bitmemiş. Epey çamurlu inşaat yollarından ilerleyip Karaköy Kabataş arasındaki Tophane denilen mevkide Galataport’a ulaştık.

Tophane Saat Kulesi / Sancak Kulesi

İlk dikkatimizi çeken Tophane Saat Kulesi (Sancak Kulesi) oldu. Bu kulenin etrafında kocaman bir meydan oluşturulmuştu. İşin garibi biz bu kuleyi ilk kez görüyorduk. Evet, 17 yıldır İstanbul’dayız ve Kılıç Ali Paşa Camii’ne bir kaç kez geldik. Tophanede yaya yürümüşlüğümüz de olmuştur muhakkak. Fakat bu kuleyi hiç hatırlayamadık. Yahut da bu meydan bu şekilde olmadığı için biz kuleyi görüp farketmemişiz. Dolmabahçedeki kuleyi biliyoruz ama bunu ilk kez gördük.

Sancak Kulesi gayet güzel ve tarihi bir kule. Abdülmecit Han tarafından yaptırılmış. Kırmızı üzerine yazılı Osmanlı tuğrası da ışıl ışıl parlıyor. İnternetten öğrendiğim kadarıyla epey işlemden geçmiş, restore edilmiş. Hatta 140 cm’lik bir kısmı toprak altındaymış, kazılıp temizlenip yükseltilmiş. Etrafındaki devasa meydanla çok güzel bir merkez olacaktır.

Galataport geniş sahili, peşisıra dizilmiş kafeleri, restoranları, dükkanları ile çok güzel bir yer olmuş. Burasını ilk duyduğumda sadece liman olacak sanıyordum. Meğer böyle insanların ferah ferah dolaşabileceği, deniz kenarında çay kahve içip yemek yiyebileceği, alışveriş yapabileceği bir yermiş. Üstelik üst katlarda sanırım ofisler de var. Çalışmak için de güzel bir manzara. Yazın burası nasıl olur bakmak lazım. Yürünmeyecek kadar kalabalık olursa, kafeler daha çok müşteri için dipdibe masalar koyarsa burası da tat vermez. Fiyatlardan haberimiz yok. Sadece yürüyüp etrafa bakındık. Asıl amacımız vapurla Üsküdar’a geçmek olduğu için yürüyüş yapıp çekim yaptık.

Sahi söylemeyi unuttum. Epeydir ihmal ettiğimiz Gezentigiller YouTube kanalımız için biz bugünü baştan sona vlog yapmaya karar verdik. O yüzden evden çıktığımız andan dönüşümüze kadar küçük küçük videolar çektik. Şahika Hanım bir önceki Ormanya gezimizin montajını bitirmek üzere. Ondan sonra hızlıca bunu yayınlayacağız inşallah. İlk 4K videomuz olabilir.

Galataport’u gezerken güneş ara ara sırtımızdan bizi ısıttı. Havanın güzelliği ayrıca bizi mutlu etti. Aynı saatlerde hava soğuk diye evde oturuyor olabilirdik. Neyse, komedyenin dediği gibi hayıflanmak yerine “anın tadını çıkaralım”.

Galataport bitince baktık ki Kabataş iskelesi epey uzakta. Ya oraya devam edecektik, ya da Karaköy’e dönecektik. Nasılsa hava iyi deyip devam ettik. Tramvaya da binmeyi düşündük ama kalabalık olur diye istemedik. Çocuklarla beraber tıpış tıpış yürüdük. Yol boyunca metro inşaatı nedeniyle problemli yerler de vardı ama bu kısa yürüyüş sayesinde daha önce görmediğimiz bir tarihi yapıyı da öğrenmiş olduk: Mimar Sinan’ın eserlerinden olan Molla Çelebi Camii. Fındıklı mevkiinde bulunan bu camiye daha evvel hiç dikkat etmemiştik. Mutlaka görmüşüzdür ama ne ismini biliyorduk ne yapanı, ne yaptıranı. Meğer Mimar Sinan’ın eseriymiş.

İskeleye vardığımızda hemen 5 dakika sonra Üsküdar Vapuru kalkıyordu. Gerçi bu vapur mu bilemiyorum. Sabah televizyonda gördüğümüz, klasik Şirket-i Hayriye vapurlarından değil. Yeni alınan o modern vapurlardan da değil. Motor diyorlar belki de. Neyse, simitimizi aldık, akbilimizi bastık geçtik. Şahika Hanım akbili evde unutmuştu ama telefondaki uygulaması üzerinden kullanabiliyormuş, sorun yaşamadık.

Motordayken dışarısı soğuktur diye çıkmadık. Vapurun hem içini hem dışını seviyorum ama içi nedense daha çok hoşuma gidiyor. Büyük vapurlarınki tabi daha güzel ama bu bindiğimiz motor da fena değildi. 4 TL’ye kartın bardak çay aldık. Elbette karton olması da insanı buruyor ama ne yapalım, buna da şükür. Hafızam beni yanıltmıyorsa eski büyük vapurlarda masa da vardı sanki. Bunda öyle bir şey yoktu. Çocuklarla simitleri bölüşüp yedik. Sabahleyin Ömer efendi muhlama istemişti, annesi yapmıştı. Ancak Faruk efendi de simit istemişti ve muhlama var nasılsa diye gidip almaya üşenmiştim. Bu sayede Faruk efendinin de isteğini yerine getirmiş olduk. İçim rahatladı.

Similerimizi yeyip çayımızı içene kadar zaten Üsküdar’a vardık. Bu kısa seyahat hep çok hoşuma gidiyordu. Vaktiyle işyerimiz Beşiktaş’ta iken Üsküdarda ev bile aramıştık. O zamanki hayalim eski İstanbul’lular gibi sabah akşam vapurla işe gidip gelebilmekti. Üsküdar’ı hep çok sevdik, ama en fazla kiralık ev arayacak kadar yaklaşabildik. O da bir gün sürdü, çünkü akşamına işyerimizin taşınacağını öğrenmiştim. Gündüz kazara bir evi beğenip kapora yatıracak olsak yanmıştı o para.

Üsküdar’a dair diğer bir anım da, ev aradığımız gün kayınbiraderimin ayakkabısının camiden çalınması olmuştu. Bildiğimden değil ama ihtiyaten içerideki dolaplara koy demiştim, ne olacak demişti. Ah gençler, ah.

Üsküdar’a gitmeye niyet edince aslında burada türbesi bulunan Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’ni ziyaret etmeyi kast etmişizdir her zaman. O yüzden asıl işimiz bu mübareğin türbesini ziyaret etmekti. Fakat vapurda ortaklaşa içtiğimiz karton bardak çay pek bizi kesmemişti. Şahika Hanım hemen merkezde bulunan Mihrimah Sultan Camii arkasında Payedar Kahve isminde güzel bir mekan biliyordu. Önce buraya bir uğrayalım, soluklanalım dedik.

Yanyana iki dükkan aynı işletmeye aitti. Bunlardan birinde üst kata çıktık. Garson bize ortadaki iki küçük masayı göstermişti ama cam kenarında oturan kızlar kalkınca biz de tası tarağı toplayıp oraya geçtik. Çok çeşitli kahveleri vardı. Garson da çok ilgiliydi. Bize kahveler hakkında üstünkörü olmayan bilgiler verdi. Ben şekersiz sütlü Türk kahvesi istedim, Şahika hanım dev bardakda gelen çikolatalı bir kahve istedi. Çocuklara da muhallebili, meyveli bir tatlı ısmarladık. Türk kahvesi duble mi olsun diye sordu garson ama iyi ki duble istememişim. Gelen fincan gayet iyiydi. Klasik türk kahvesi fincanı genelde minnacık olur ve hiç hoşuma gitmez. Çok büyük olursa da fazla gelir. Bu Payedar’ın duble olmayan fincanları tam benlikti. Sütlü kahve de güzel yapılmıştı. Arada çocukların muhallebisine de kaşık attık tabi.

Burdan aldığımız enerjiyle artık Aziz Mahdut Hüdayi Hazretleri’nin türbesinin bulunduğu yokuşlar bize vız gelirdi. Çocuklarla elele tutup düzenli, pırıl pırıl Üsküdar çarşılarının ucundan geçip türbeye vardık. Üsküdar Belediyesi maşallah buralara çok güzel bakıyor. Payedar’a gitmeseydik türbeden sonra belediyenin yeni açtığı Nevmekan’lardan birine gidecektik. İnşallah başka sefere de onu yaparız.

Türbe biz gittiğimizde pek kalabalıktı. O nedenle içerisine girmeden dışardan ziyaret edelim dedik. Türbeyi görebileceğimiz bir yerden okumalarımızı yapıp dualarımızı ettik. Sonra hemen yukarıdaki camiye geçtik. Bu türbe aslında camisi ve diğer imaratıyla bir külliye gibi yapılmış. Kimbilir vaktiyle ne ilimler öğrenilmiş, ne talebeler yetiştirilmiştir burada.

Ziyaretimizden sonra vazifemizi de yerine getirip Üsküdar sahile indik. Artık hava da kararmaya yüz tutmuştu. Güneşin son ışıklarını sahilde yakaladık. Biraz vapurları seyrettik, biraz çekim yaptık. Sonra Karaköy’e, arabamıza en yakın noktaya dönebilmek için iskeleye geçtik. Eminönü-Karaköy vapurları bizim gibi ayda yılda bir kere vapura binenler için hep karmaşık oluyordur. Tabelada Eminönü vapuru 10 dakika sonra kalkacak diyordu. Karaköy vapuru ne zamandır diye konuşurken oradaki bir seyyar satıcı Eminönü vapurunun Karaköy’e de uğradığını söyleyince rahatladık. Hemen kartlarımızı basıp salona geçtik. Bu kez çok kalabalık vardı. Vapur da büyük, yeni gemilerden biriydi. Yanlış hatırlamıyorsam bir kaç yıl önce bu vapurları İstanbul’lular olarak biz seçmiştik. Benim beğendiğim vapur tasarımı bu değildi. Yukarıda da bahsettiğim gibi klasik vapurları daha çok seviyordum ama nihayetinde oylamada bunlar rağbet görmüştü.

Yeni vapurlarda dışarıda durulabildiğini bilmiyordum. Görüntü olarak hızlı feribotları andırdıkları için dışarı çıkılmıyor sanıyordum ama öyle değilmiş. Çekim yapabilmek için ben dışarı çıktım. Hava gerçekten çok iyiydi. Vapurda ve dışarda olduğum halde hiç soğuk gelmiyordu. Vapurun ön kısmında oturulacak sıralar ve üst kata çıkan merdiven vardı. Yolcular ordan boğazı seyrediyordu. Ben de üst kata çıktım. Kış olduğu için dışarısı kalabalık değildi. Rahat rahat çekim yaptım. Hatta bir ara yan kısımdaki yabancı aile martılar ellerinden gelip alsın diye uzun bir süre onlara yiyeyecek uzattı. Onları seyrettim. Kocaman kocaman martılar ben çekime başlamadan önce sorti yapıp yiyecekleri kapıyorlardı. Ben çekmeye başlayınca hiç oralı olmadılar. Bu arada geminin kendisi tosbik ve modern görüntüsü nedeniyle hoşuma gitmese de, bu ön kısmı gayet güzel tasarlanmıştı. Herkes güzel güzel etrafı seyredebiliyordu.

Zaten kısa olan yolculukta gemi burnunu Eminönü’ne çevirince ne oluyoruz dedik. Biz önce Karaköy’e uğrar, ordan Eminönü’ne geçer sanıyorduk. Neyse yolcuların inmesini bekleyelim, belki burdan sonra Karaköy’e uğrar diyorduk ki kulağımıza çarpan anons herkesin gemiden inmesini söyledi. Biz de mecburen indik.

Karaköy çok uzak değil ama hem akşam oldu, hem çocuklar yoruldu diye doğrudan oraya insek güzel olacaktı. Fakat bunda da bir hayır vardı. Galata köprüsünü akşam vakti gezmemiştik. Yarısına kadar köprünün alt katından ilerledik. Mis gibi balık ekmek kokusu burnumuzu, 30 TL olan fiyatı da içimizi sızlattı ama yüz vermedik. Daha dün annemlerde yediğimiz bir tepsi hamsiye ayıp olurdu.

Köprünün alt kısmından geçerken yukarıdan sarkıtılan oltalarda fıkır fıkır balıklar çekiliyordu. Bir ara misinalardan bir ikisi tutup sanki balık vurmuş gibi yapalım dedik ama fikirden öteye gitmedi tabi. Köprünün kalan kısmını yukarıdan devam edip karşıya vardık. Yerebatan Mescidi yine bizi bekliyordu. Hemen sonra yakındaki otoparka gidip aracımıza atladık. Otopark ücreti olarak 25 TL ödedik. Balık kokularıyla kabaran iştahımızı çocukların severek yediği nadir şeylerden olan Köfteci Yusuf’un lezzetli ve nispeten ekonomik köfteleriyle doyurup evimize vardık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: