İkizlerle ilk turistik gezimiz: Amasra

İkizlerimiz Ömer ve Faruk ile birlikte şimdiye kadar ya Rize’ye (1200 km), ya hanımköy Balıkesir Gönen’e (380 km), ya Bursa’ya kuzenlere yahut Kocaeli’ne (100 km) arkadaşlarımıza kadar gitmiştik. Yolculuk esnasında -Rize yolculuğu dahil- çok büyük krizler olmamıştı çok şükür. Şimdi hep birlikte ilk kez Amasra’ya birlikte gittik ve güzel bir Continue Reading

Gezentigiller YouTube kanalımız ilk 1000 abonesine ulaştı

Gezentigiller ailesi olarak tamamen organik bir şekilde yürüttüğümüz blogumuz ve aynı şekilde dört yıl önce başlattığımız YouTube kanalımızda belki insanlık için küçük ama bizim için büyük bir adımı daha geride bıraktık. Gezentigiller YouTube kanalımızda 1000 aboneye ulaştık 🙂 Organik bir bloguz dedim; çünkü biz profesyonel olarak blogger veya vlogger değiliz. Continue Reading

Yeni İzmir Otobanıyla İstanbul-Gönen 3.5 saat sürdü

Bu sene önceden planladığımız üzere Kurban Bayramı’nın 2. günü akşam 20:40’da cümbür cemaat Şahika hanımın memleketi Gönen’e doğru İstanbul Ispartakule’den yola çıktık. Arabada ikizlerin dışında annem ve ablam da bulunduğu için arka taraf biraz kalabalıktı. Bebeklerden biri ablamın kucağında gideceği için ne kadar az yol gidersek o kadar iyi diyerek Continue Reading

Prizren’de Kosova düğününe gittik

Gezentigiller olarak 2016’da evliliğimizin 10. yılında çıktığımız Balkan turu yazı serisini daha bitiremeden bu kez bir başka Balkan ülkesi olan Kosova’ya Prizren şehrine Kosova düğünü görmeye gittik. Çalıştığım şirkette vaktiyle stajyer olarak aramıza katılan bilgisayar mühendisliği mezunu Edin Ramani isimli çok sevdiğimiz bir arkadaşımız 7 yıl boyunca Türkiye’de okuyarak, esprileri Continue Reading

Nakkaştepe Millet Bahçesi’ne gittik

Bahar mevsimi bir türlü gelmek bilmiyor gibiydi, havalar hep soğuk gidiyordu. Nihayet Nisan’ın sonlarına doğru havalar ısındı ve biz de maaile Nakkaştepe Millet Bahçesi’ne gitmeye karar verdik. Cumartesi günü önce ablamızda kahvaltı yapacaktık. Ailecek herhangi bir yere geç gitmemizle meşhur olduğumuz için bu kez bir istisna yapalım dedik. Ömer ve Continue Reading

Rize’de köyümüzdeki evimizi ziyaret ettik – video

Maalesef uçakla seyahate cesaret edemeyen annemle teyzemi Rize’ye götürmek için kuzenzademle hızlı bir memleket seferi düzenledik. Bu yolculukta eşim ve bizim minikler maalesef bize katılamadı. Hem havalar henüz tam ısınmadı, hem de 18 ayı doldurmalarına rağmen hala uzun yolculuklarda çok randımanlı olamıyorlar 🙂 Bundan 9 ay evvel yine aynı kuzenzademle Continue Reading

Gayrimenkul Yatırımı Ne Zaman Yapılmalı?

Gayrimenkul yatırımı yapılırken dikkat edilmesi gereken çok fazla nokta vardır. Fakat bunların arasında en önemlisi zamandır. Uygun zamanları denk getirirseniz, hayatınızın yatırımını yapabilirsiniz. Bunun için sadece hangi zamanlarda satılık daire bakmanız gerektiğini bilmeniz gerekmektedir. Gayrimenkul Yatırımı İçin En Uygun Zamanlar Gayrimenkul yatırımının kârlı olabilmesi için aldığınız satılık dairenin bir süre Continue Reading

Ordu emlak piyasası

Karadeniz Bölgesi’nin zengin turizm potansiyeline sahip şehri Ordu, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2017 verilerine göre 742 bin 341 nüfusa sahiptir. Ordu, dağları, yaylaları, kıyıları, koyları ve kumsalları ile dikkat çeken Karadeniz şehirlerinin başında geliyor. Doğa, yayla, kıyı ve kültür turizmi öne çıkan Ordu’nun ekonomisi ise tarıma dayanıyor. Turizm potansiyelinin yüksek Continue Reading

Alternatif güzergahla mini rota: İstanbul-Çanakkale-Gönen-Bursa-Kocaeli-Gebze-İstanbul

Malum, yaz mevsimi olunca düğün sezonu da açılıyor. Biz de bundan nasibimizi aldık ve Şahika Hanım’ın iki ayrı kuzeninin beş gün arayla gerçekleşecek düğünlerine katılmak üzere daha ayağımızdaki Rize tozları silinmeden Balıkesir Gönen’e gitmek için hazırlandık.

Gönen’e genelde Bursa üzerinden ve bilhassa yeni yapılan Osmangazi köprüsü + otoban üzerinden gidiyorduk ama oraya gitmek için geçmek zorunda olduğumuz Gebze-Kocaeli bölgesini daha bir hafta önce gördüğümüz için güzergahı değiştirelim dedik.

Evimiz Ispartakule bölgesinde -yani neredeyse Edirne (!)- olduğu için Çanakkale üzerinden gitmek daha cazip geldi. Yazın gündüz gözüyle deniz kenarından gitmeyi TEM’e tercih ettik ve arabaya doluşup öğlen gibi yola çıktık.

Çanakkale’ye epeydir gitmediğimiz için orada başımıza gelecek vapur bekleme sekansını unutmuşuz. Saat kaçta vardır, kaç paradır hiç düşünmeden laylaylom giderek Gelibolu’ya vardık. Her defasında yaptığımız üzere burada medfun bulunan büyük evliyadan Ahmed Bicani ve Mehmed Bicani Hazretlerinin kabrini ziyaret ettik. Sonra iskeleye gittik.

Gelibolu yolundayken bir benzin istasyonunda bu şirin cins kediye rastladık

Vapur ordan mı kalkıyordu, burdan mı girişi vardı derken yolu tutturduk. Tutturduk ama meğer devasa bir kuyruk varmış. Git babam git sonunu bulamadık. Bir yerde büyük bir aralık vardı. Hah burasıdır deyip döndük. Sıraya girdik. Zabıtanın biri gelip “burası kuyruğun sonu değil, daha ilerden gireceksiniz” demesin mi. Meğer orası kavşakmış, ondan boşluk olmuş. Hakikaten kuyruk en az bir o kadar daha ilerdeymiş.  Neyse kuyruğu bulduk sıraya girdik. Yanyana iki şerit tamamen bu feribot girişi için ayrılmış. Tabelada biri Çardak, diğeri Lapseki yazıyordu ama manevra yapmak istediğimde tırcılardan biri “iki şerit de aynı yere gidiyor, boşuna debelenme” gibisinden bir şeyler söyledi. Ben de kıpırdamadım. Sonradan şeridimi değiştirip sağa geçtim ve iyi ki yapmışım. Zira bir süre sonra sol şeritin önüne bir kamyon çekip tıkamışlardı ve kavga çıkmak üzereydi.

Kuyruk gıdım gıdım ilerlerken arkada mızmızlanmaya başlayan ikizlerle Şahika Hanımı kurtarmak için onları dışarı çıkardım. Onlar bebek arabasıyla kuyruğu yaya olarak kat ederken ben de aracın içinde bekleye bekleye piştim 🙂 Yaklaşık 1 saat sonra iskeleye varabildik ve feribota bindik. Böylece evlatçıklar ilk kez feribota da binmiş oldular.

İkizler ilk kez feribota bindi.

Çardak’a giden feribota binmişiz. 15-20 dakikalık aşırı rüzgarlı bir yolculuktan sonra tekrar arabalara doluşup karşı kıyıya indik.

Burdan Gönen’e fazla bir mesafe kalmamıştı zaten. Yine de bebekler olduğu için bazan küçük çaplı krizler yaşayıp durduk. Gündüz saatiyle olmasa da akşam başlangıcında Gönen’e vardık.

Düğünde Keşkek Yedik

Burada düğünleri uzun uzun anlatacak değilim. Zaten ben bir şey anlamadım. Bizimkiler gidip hoparlörün dibindeki bir masada oturdular. Ben de bebeleri arabaya doldurup gezdirdim. İki düğünü de bu şekilde geçirdim diyebilirim.

Ama keşkek’i anlatmak lazım. Kendisi Gönen ve civar bölgede çok meşhur bir düğün yemeğidir. Buğdaydan yapılır. Düğün günü, damat kuzenimizin annesinin evinin önünde verildi yemek. Biz maaile kalabalık olarak gittiğimizde çoktan kuyruk başlamıştı. Kocaman bir tencereden servis edilen keşkek, karton tabaklara kondu. Üzerinde de etli nohut. Ayrıca yanında bir dilim baklava da vardı. Sokakta hazırlanmış masalardan boş bulduğumuz birine oturup afiyetle yedik.

“Keşke keşkek yesek”

Meşhur Gönen Pikniği: Dereköy

Eskiden Gönen’de daha çok mangallı pikniğe giderdik. Her ziyaretimizde mutlaka giderdik hatta. Bir iki senedir kayınçomuzun yurt dışına çıkması, anneannemizin aramızdan ayrılmasıyla eski tat kalmadığından yapmıyorduk. Şimdi evlatçıkların hatırına tekrar başladık. Dedemiz sağolsun.

Gönen’de piknik yaptığımız dört beş mekan var. En son 3-4 ay evvel Ilıca’ya öylesine ayaküstü bir çay pikniğine gitmiştik. Bu kez sulak bir yer olsun dedik ve Dereköy’e gittik. Burası bir derenin kenarında, devasa çınar ağaçlarının gölgesinde dümdüz bir alan. 

Dereköy’ün çınarları

Kayınpederim çalı çırpı toplayıp mangalı hazırladı. Ben de yardım etmeye çalıştım ancak bizden evvelki piknikçiler bütün çalıları toplamış. Bize çırpılar kalmıştı. Neyse ki komşu piknikçimiz fazla odun toplamış bir kısmını getirip bize verdi. İşimizi fazlasıyla gördü.

Vaktiyle 10-12 sene kadar evvel kayınpederim burda bana araba sürme pratikleri yaptırırdı. Bu kez kendisi bizim arabayla (otomatik vites olduğundan) sürüş denemeleri yaptı. Eski günleri yad ettik 🙂 Fırsattan istifade Şahika Hanım da civarda bir iki tur atıp “ben sürüyorum ya” havalarına girdi 🙂 Ben de bir ara düldülü dereye soktum. At sırtında giden atalarımızdan gelen bir gen midir artık, araba da olsa insan suya sokup bir ferahlasın istiyor :)))

Fotoğrafı çektiğim noktanın arkasında dere var

Lafı daha uzatmayayım, evlatçıklarla burada güzel bir gün geçirdik. Gönen’e yolunuz düşerse mutlaka Dereköy’de piknik yapın. Pişman olmazsınız.

Orman Yolu

Bu arada, dönmeden bir gün evvel yine bir pikniğe gitmeye kalktık. Bu kez çay pikniği idi. Komşulardan birinin Instagtam’da paylaştığı bir yeri bulmak için civar köylerden birinde bir orman yoluna daldık. Epey ilerleyip yolun artık yol olmaktan çıktığı bir noktaya kadar ilerledik ama oturacak güzel bir yer bulamadık. Ama harika orman yollarından gitmiş olduk. Sonunda çayımızı gelip şehrin içindeki eski hastanenin büyük bahçesinde yaptık. Burası da oldukça güzel bir mekandı.

Alternatif dönüş yolu: Uluabat Gölü üzerinden Bursa

Bu Kurban bayramında bazı ailevi sağlık nedenlerden dolayı ben yalnız dönmek zorunda kaldım. Hanım ve çocuklar Gönen’de kaldılar. Gözlerim dolu dolu onlara veda edip Bursa (Nilüfer) üzerinden İstanbul’a dönmek üzere yola çıktım. 10. ayına giren evlatçıklarla ilk kez 15 gün ayrı kalmak çok kötü bir duygu ve ben daha bu ayrılığın 2. günündeyim.

Manyas yolunda bol bol domatese rastladım.

Belki bebeler kriz çıkartır da geri dönerim ihtimalini de düşünerek Bursa’daki kuzenimde kalacak, ertesi gün oradan İstanbul’a geçecektim. Gönen’den Bursa’ya gitmenin en makul yolu Bandırma-Karacabey güzergahıdır. Fakat daha evvel Manyas üzerinden de Karacabey’e gitmişliğimiz vardı. Bu yol daha seyirlidir diyerek Manyas’a saptım. Gerçekten de köy yollarının güzelliği duble yollarda yok maalesef. Virajlı yollardan seyirli seyirli gittim. Navigasyonum açık olduğu için Manyas bitip ana yola girince Karacabey’e sapacağım sanıyordum. Bir süre ilerleyince etrafımın hiç tanıdık gelmediğini farkettim. Navigasyona bakınca ne göreyim. Meğer Karacabey yolunda kaza olmuş, orası sıkışmış. Navigasyon da beni Uluabat gölünün güney tarafındaki bir yola sokmuş. Oh canıma minnet deyip geri dönmeden devam ettim. Haritada kocaman yeşil göründüğüne aldanıp “vay be! demek gölün güney kıyısında da duble yol varmış” diye düşünürken biraz sonra kendimi tek gidiş-geliş olan bir yolda buldum. Ama ne güzel bir yol: koca Uluabat gölüne neredeyse kuşbakışı bakıyordum.

Uluabat gölü

Virajlı yolun ve manzaranın güzelliğine kendimi çok kaptırmadan dikkatli dikkatli ilerledim ve çok geçmeden Hasanağa beldesi içerisinden geçip kuzenimin ikamet ettiği yere vardım. Geceyi burda geçirip Kuzenimle sabahlara kadar Kitapi projemizle ilgili çalıştık.

Kocaeli’nde ahbaplara ziyaret

Bu sabah 12 gibi kuzenimgile veda edip İstanbul’a yola çıktım. Nedense İstanbul’a ayağım gitmiyordu. Ben de Osmangazi köprüsüne varmadan çıkıp yolu uzattıkça uzattım. Kocaeli’ndeki üniversite arkadaşlarımı ziyaret etmek istedim. Biri merkezdeydi. Uğrayıp bir çayını içtim. Çayı sevdiğimi bildiği için halasının vaktiyle Trabzon’da bana nasıl 2 demlik çayı zorla içirdiğine dair geleneksel geyiğimizi yaptık 🙂

Kocaeli Üniversitesi kampüsünün hemen yanındaki Kent Orman’da yürüyüş yolu

Diğer arkadaşım Kocaeli Üniversitesi’nde çalışıyordu. Daha evvelden ziyaret etmiştim ama güzergahı tam bilemiyordum. Meğer Kocaelinin şehir merkezinden epey yukarıda, dağların içine kurulmuş kocaman bir alan. Burayı tırmanırken Kocaeli’nin ne kadar büyük ve yayılmış olduğunu da gördüm. 

Kocaeli Üniversitesi kampüsü güzel bir alana kurulmuş ama çok geniş bir alan olduğu için -bir de yaz dönemi olduğundan- çok tenha geldi bana.

Arkadaşımla civarda hızlı bir tur attık. Kampüsün hemen yanında Kent Ormanı denen bir yürüyüş-piknik alanı vardı. Üstün körü buraya da göz attık.

Kent Orman’da hem yürüyüp hem de birbirine toslayan iki kaplumbağa gördük.

Buraya gelirken “acaba İstanbul’a bu tepelerden gitmek için bir yol var mıdır?” diye düşünüyordum ki laf arasında buranın aslında eski İstanbul yolunun üzerinde olduğunu öğrendim. Fakat çok virajlı ve bozuk bir yol olduğundan kampüsteki eski tanıdığımız bir abimiz gitmemi tavsiye etmedi. Bu abimizle bundan 6 sene evvel beraber 13 km’lik doğa yürüyüşü yapmıştık. O geziye de göz atmanızı tavsiye ederim.

Uyarılara rağmen eski İstanbul yolundan gitmeye kararlıydım. Arkadaşıma veda edip bu yola girdim ancak bir süre sonra bir kavşak denk geldi. Navigasyonu da açmamıştım. Kavşağın ortasında çalışan bir görevliye eski İstanbul yolunu sordum. Doğru rotadaymışım ancak bu yola girmemem için bu arkadaş da ısrar edince bu kez dinledim. Çünkü Kuzey Marmara yolu çalışmaları nedeniyle bu yoldan sürekli inşaat kamyonları geçiyormuş. Virajlı yolları severim ancak kocaman inşaat kamyonlarını ve saçtıkları tozları hiç sevmem. Bu yoldan devam etmedim, ancak geri de dönmedim. Kavşaktaki diğer yolu sordum ve oradan da e-5’e inebileceğimi öğrendim.

Üniversiteden inerken böyle bir manzaranız var.

Bu yola sapınca bir süre sonra kampüsün diğer kapısını gördüm. Yani dağın öbür ucundan aşağıya inen yoldaymışım. Buranın da manzarası çok güzeldi. Kocaeli’yi, körfezi ve Tem’in viyadüklerini burdan görmek mümkündü.

Beş dakkada bütün kampüsü dolaştıran arkadaşım Koray.

Yolun sonunda karışık bir mahalle arasına dalıp, dar sokaklarda biraz cebelleşsem de çabucak e5’i buldum. Ordan da kendimi Tem’e attım. Tam bastırıp İstanbul’a gidiyordum ki..

Köprüden önce son çıkış: GOSB Teknopark

Tem’de Şerkerpınar kavşağına yaklaşınca bu civarda çalıştığını hatırladığım bir başka üniversite arkadaşımı aradım. Bunu da epeydir görmemiştim. Bir daha fırsat olmaz diyerek şansımı denedim. Toplantıya girmek üzere olduğunu söyleyince nasip değilmiş deyip devam ettim ancak bir kaç dakika sonra geri aradı ve toplantının kısa sürebileceğini söyledi. Ben çoktan Şekerpınar çıkışını kaçırmıştım ama navigasyon 20 dakikaya geri dönebileceğimi söyleyince ilerden bir yerden çıktım ve gerisin geri döndüm. Gerçekten de 20 dk sonra Gebze Organize Sanayii Bölgesi’ne vardım. Arkadaşımı bulup hasbihal yaptık. 

Ordan ayrıldığımda akşam olmak üzereydi. Çok şükür trafik de yoktu. Gönen’den ayrılırken Pazartesi günü öğleden sonra işte olurum diye niyetimde vardı ama maalesef 21.00 gibi İstanbul’a vardığım için ofis yalan oldu. 

Şimdi bu yazı da bittiğine göre evlatçıkları özleyerek geçireceğim koca 13 gün beni bekliyor demektir. 

Minik gezentigiller Rize yolunda

İkizlerimiz Ömer ve Faruk 6. ayını doldurduğunda eşimin memleketi Gönen’e gidip ilk uzun seferimizi yapmıştık. Yolda Kocaeli merkezde ve Gölcük’te durup arkadaşlarımızın henüz göremediğimiz bebeklerini de ziyaret etmiştik. Hatta bir ara ortamdaki çocuk+bebek sayısı 6’yı bulmuştu. O seferin sonunda Gönen’e 1-2 km kalaya kadar herhangi bir problem yaşamadan yolculuğumuzu tamamlamıştık. Son dakikalarda bebeklerin ikisi birden hem ağlayarak hem de kokutarak ortalığı batırınca mecburen yolun kenarına çekip temizlik yapmıştık. Bundan başka vukuat olmamıştı.

Bebeler 9. ayı doldurduklarında ise artık Rize’ye uzanmanın vakti geldi deyip bir haftalık kısa bir memleket ziyareti yapmaya karar verdik. Çocuklar büyümeden oradaki akrabalarımız da bebeklik hallerini görsün istedik. Tabi İstanbul-Rize oldukça uzun bir mesafe: 1142 km. Bu kadar uzun bir yolda çocuklar ne hale gelir önceden kestirmek zor. Ancak zaten Kastamonu’da çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza taziye ziyareti yapacağımız için orada mola verip yolun kalan kısmında daha rahat oluruz diye düşündük.

20 dakika rötarla da olsa yola çıkmayı başardık.

Gerçekten de hem Kastamonu’ya kadar giderken, hem de oradan Gerze üzerinden Samsun’a varana kadar maşallah hiç bir sorunla karşılaşmadık. Samsun’dan sonra bebekler bazan sırayla bazan ikisi birden bızırdamaya başladı. Neyse ki Şahika hanım arkada kah çizgi filmle kah pışpışlayarak onları oyaladı.

Gece Ünye’ye doğru yaklaşırken ufukta pek çok şimşeğin çaktığını gördük. Hava gün gibi aydınlanıyordu. Bir kaç dakika sonra korktuğumuz başımıza geldi ve deli gibi sağanağa yakalandık. Ama öyle böyle değil. Göz gözü görmüyor. Silecek yetişmiyor.. Biz de soluğu diğer bütün araçlar gibi bir benzin istasyonunda aldık. Bu esnada aracı geçenki Ankara seyahatinde bahsettiğim kuzenim Hüseyin kullanıyordu. Garibim gene yağmura, hem de deli gibi bir sağanağa yakalanmıştı. “Bir daha senin arabayı sürmem, her direksiyona geçişimde sağanak bastırıyor” diye şakalaştı. (Şakaydı demi???)

Kuzenzadem Hüseyin hem çocuklarla çok iyi kaynaştı, hem de sürüşte çok yardımcı oldu. Her eve lazım 🙂

İstasyonda beklerken yağmur hafifler gibi oldu. Bu kez adamcağıza ayıp olmasın diye direksiyona ben geçtim. Yolda bazan artarak, bazan azalarak bir süre daha yağmur devam etti. Sonra çok şükür dindi. Asıl bizi sevindiren çocukların bütün bu hengamede uyuyor olmasıydı. Hiç gıkları bile çıkmadı. Yoksa mazallah korkabilirlerdi.

Karadeniz’e kavuştuğumuz an: Sinop, Gerze

Şimşekler önce tek tük göründü sonra sağanak ötesi bir hal aldı

Rize’ye 100-150 km kala sıcak havanın da etkisiyle artık bebekler iyice perişan oldu. Bir iki kere mola verdik. Hatta bir keresinde Faruk’u uyutabilmek için bir camiiye gidip evde yaptığım gibi ayaklarıma minder koyup salladım. Uyudu da 🙂 Ama sonra yemek yiyelim derken gene ortalığı kasıp kavurdular.

Neyse ki allem edip kallem edip gece 2-3 gibi Rize’ye sağ salim vardık. Hüseyin’i dayısına bırakıp biz de teyzemizin yeni taşındığı evine geçtik. Şahika hanım o kadar bunalmıştı ki teyzemlerin evine geçer geçmez “ertesi gün uçakla dönelim, Hüseyin arabayı naparsa yapsın” demeye başladık. Şaka değil, eğer çocuklar o halde devam etseydi plan buydu.

Neyse ki ertesi gün uyandığımda bizimkilerin kahkahalarını duydum. Meğer keratalar çoktan uyanmış, dayımla (teyzemin kocasına dayı deriz) şakalaşıyor, gülüşüyorlardı. Hatta bizden bir gün önce gelen, Bursa’daki kuzenim Sefa’ların ilk göz ağrısı Ömer Talha da çocuklarla kaynaşmıştı. Şahika hanımın da morali iyiydi. Rahat bir nefes alarak memleket gezimize başlayabilirdik.. Fakat..

Fakat Rize’de hava hiç iyi değildi. Gelmeden önce baktığım üzere hava durumu 6 gün yağışlı diyordu. Şimdiye kadar bütün Rize ziyaretlerimizde talih yüzümüze gülmüş ve hava genelde güneşli olmuştu. Bu sefer 6 gün peşpeşe yağmur hiç hayra alamet değildi. Ancak korktuğumuz olmadı. İlk gün hariç diğer bütün günler çok güzel ve güneşliydi.

O ilk gün de, Şahika hanım evde dinlensin, yorgunluğunu atsın diye bebelerden birini kaptığım gibi çocukluk arkadaşım Ömer’in köyüne Çaycılar’a gittim. Bu sefer direksiyonda Sefa vardı. Ben arka koltukta küçük Ömer efendiyle oynaya oynaya gittim, çok hoşuma gitti.

Birinci gün: Çaycılar Köyü

Çaycılar, Rize Merkez’e bağlı, deniz seviyesinden bizim köy kadar yüksek olmayan, şimdiye kadar taş patlasa 1-2 kere gitmiş olduğum bir yer. Genel itibariyle muhitini bilsem de tam olarak gideceğimiz evi hatırlayamadığımdan sora sora Neşat Amca’nın evini bulduk. Evi bulunca eski hatıralarım canlandı tabi. Buraya ilk geldiğimde arkadaşım Ömer’in babannesi Vuliana sağdı. Hatta onunla çay bahçelerine bile gitmiştik. Allahü Teala rahmet eylesin.

Çaycılar Köyü

Bu sefer evde sadece Ömer’in annesi ve ona yardım etmeye gelen ablası vardı. Habersiz gittiğimiz için bizi görünce şok oldular. Hele kucağımda küçük Ömer’i gördüklerinde daha bir şaşırdılar.

Burada bir iki saat eğleşip eskilerden bahsettik. Evin babası Neşat Amca’yı göremediğimize üzülürken biz kalktığımızda köye gelmiş olduğunu öğrendik. Onu da yolda ziyaret edip şehre geri döndük. Birinci gün bu şekilde bitti.

İkinci gün: Hüseyin’lerin köyü, Tekkeköy

İkinci gün, Rize’ye beraber geldiğimiz kuzenim (aslında kuzenimin oğlu) Hüseyin’in baba ocağına davet edildik. Buraya ömrümde bir kere gelmiştim, o da Hüseyin’in annesinin düğünüydü 🙂 Şimdi oğlu evlenecek yaşa geldi de geçececek neredeyse.. Yaşım kendini belli etti mi 🙂

Tekkeköy, büyük teyzemin de köyü aslında. Buraları biliyorum ama bu muhiti pek bilmiyordum. Meğer burada gayet büyük bir dere varmış. Hemen anayolun kenarında.. Hatta üzerinde de bent kurulmuş, küçük bir şelale gibi olmuş. Hüseyin’in babasıyla dereye akan sulara ayaklarımı sokarak iyice yaklaşıp bir iki fotoğraf çekmeyi başardım.

Birkaç gün öncesinde epey yağmur yağdığından derenin suyu artmış ve çamurlanmış

Sıcakta buz gibi dere suyu

Kuzenimin evi yoldan baya yukarıda. Bu sevimli merdivenlerden tırmanıyoruz.

Rize’de pek çok yerde olduğu gibi Hüseyin’lerin evine de araba yolu çıkmıyor. Uzun patikalardan geçip eve gidilebiliyor. Bebeleri kapıp merdivenleri tırmanmaya başladık. Evin ufak bir avlusu, bu avluda da sağlam durumda bir naylası vardı. Nayla’yı artık pek çok kişi biliyor ama yine de açıklayalım. Bazı karadeniz yörelerinde serender de deniyor. İçine mısır gibi uzun süre dayanabilen yiyecekler depolanır. Fare gibi kemirgenler tırmanamasın diye etrafı demir saclarla çevrili uzun direklerin üzerine bina edilir. Altına odun yığılır. Kemirgenler tırmanamasın diye sabit merdiveni de yoktur. Çıkılacağı zaman seyyar merdiven naylanın balkonuna dayandırılır ve iş bitince merdiven geri çekilir. Bizim köyde de dedemin avlusunda vardı. Bir iki sene evvel kar yağışına dayanamayıp çöktü.

Ev bu açıdan tam görünmüyor. Şu önde olan Nayla. Hemen onun önünde de çay teleferiği var. Bizim orda “varancol” diye de söyleniyor. Yazıldığı gibi okunuyor.

İşte evin tam görüntüsü. Kocaman ve çok ferah.

Hüseyinlerin köyünü dolaşırken renkli çay bohçalarına denk geldik.

Hüseyin’lerin köy evi klasik karadeniz evleri gibi yarısı ahşap yarısı beton değildi. Bir katı küçük kırmızı tuğlalardan, diğer katı normal tuğladan yapılmıştı. Fakat o ne büyük bir ev! Giriş katı 3+1 şeklinde idi ancak bu katı kullanmıyorlardı. Üst kata geçtik. Burası 4+1 şeklinde tasarlanmış. Asıl mutfak alt katta ve büyük olduğundan buraya küçük bir mutfak bırakılmış. Bütün odalar büyük birer yatak odası kadar genişti. Çünkü vaktiyle bu evde 3-4 aile birlikte yaşardı. Yani bir evin bütün oğulları eşleriyle birlikte burda yaşardı. Benzer bir ev bizim köyde de var. Yukarıda bahsi geçen kuzenim Sefa’nın dedesinin evi. O evi içinde gelinlerle beraber hatırlıyorum. Teyzem de onlardan biriydi.

Hüseyin’lerin köyünde söylemesi ayıp mangal yapacaktık. Ali abi mangal işlerini hallederken biz de arabadan henüz kullanmaya fırsat bulamadığım hamağı getirip nayla ile incir ağacının arasına kurduk. Evin küçük efendisi Eymen Asaf uyuduğu için ilk denemeleri bizim Faruq efendi ve sonrasında Ömer efendi yaptı. Faruk çok beğendi. Ömer sanki biraz tınmadı gibi oldu. Eymen Asaf uyanınca makamı asıl sahibine terk ettik 🙂 Baya eğlendi. İnşallah bizden sonra da eğlenmiştir. Hala Rize’de kendisi.

Anlatmaya gerek yok 🙂 Lezzet yükleniyor..

Mangal’dan sonra Rize’ye dönerken baba ocağıma uğrayacaktım ama vakit geç olduğundan planı değiştirdik. Hüseyinlerle beraber iki araba şehre inip benim büyük teyzem olan Hüseyin’in anneannesini ziyarete gittik.

Üçüncü gün: Elevit yaylası denemesi ve Ayder

Hava çok güzel olduğundan bir yayla havası alalım diye üçüncü gün Sefalarla birlikte iki araba doluşup çok methini duyduğumuz Elevit yaylasına çıkalım dedik. Son gelişimizde stajyerlerimizden birinin amcası olan Celal bey sağolsun, bizi 4×4 aracıyla Pokut‘a çıkarmıştı ve gerçek bir yayla görmüştük. Hatta o sayede o sefer Ayder’in yüzüne bile bakmamıştık.

Bu kez Elevit’in yolu çok güzel diye kendi imkanlarımızla çıkalım dedik. Bu yayla da Pokut gibi Çamlıhemşin’de yer alıyor.  Çamlıhemşin merkezinin bittiği yerde bir köprü var. Bu köprüden geçip devam edilince Ayder’e gidiliyor. Düz gidince Zil Kale, Pokut ve başka yaylalara gidiliyor. İşte Elevit de onlardan biri.

Elevit’e giderken yol kenarında bir karadeniz dizisinde meşhur olan konağı gördük. Bunun bahçesinde sosyal medyada artık meşhur olmuş bir yön levhası vardı. Hemen ilerisinde de harika bir tarihi kemer köprü. Çekmesek olmazdı tabi.

Findukuk, Sevdaluk, Çayluk, Otluk, Betluk

Rize’nin minik bir özeti

Yol boyunca manzara peşimizi hiç bırakmadı

Minik dereler birleşip Fırtına Deresi oluyor

Elevit’e giden yol çok güzel. Başlangıçta beton dökülmüş kısımlar bir kaç kilometre devam ediyor. Buralar da asfalt gibi pürüzsüz. Ama asıl güzellik sonrasında başlıyor. Küçük küp küp taşlarla döşenmiş kilometrelerce yol, dağların tepesinde, yeşillikler içerisinde uzayıp gidiyor. Taşların arasından fırlayan minik otlar yolu sanki oranın doğal bir parçasıymış gibi gösteriyor. Bol virajlı bu yolun sadece bir iki yerinde kısa kısa bozuk alanlar vardı. Sonrasında yine aynı güzellik devam ediyor.

Elevit Yaylası’nı göremedik ama yolu bile bizi mest etmeye yetti

Fakat gel gelelim, bu yol da bir yerde bitiyor. Çamlıhemşin merkezden yaklaşık 30 küsür kilometre ilerleyince yolun sonuna vardık. Bundan sonra henüz yeni açılan ve bir iki gün önce aralıksız yağan yağmurda mahvolmuş toprak ve yamru yumru bir yol bizi bekliyor. Gidilir mi gidilmez mi diye düşünürken yukarıdan aşağıya motorsikletle gelen bir genci durdurup sorduk. Genç evvela “Elevit aşağıda kalmadı mı abi?” deyince bir afalladık ama sonra onun da jetonu düşmüş olacak ki, “yok yok, biraz daha ilerde, yol çok kötü ama değer” dedi. “Ama değer” demese ordan dönecektik ama dedi işte..

Arabalara doluşup bizim oraların tabiriyle kiti kiti devam ettik. Bizdeki Soul’un altı kolay kolay yere vurmuyordu, Sefa da gerektiğinde yolcuları indirerek Megan’ı yere değdirmemeyi başardı.. Yolcularımız arasında Sefanın eşi vardı ve kendisi hamile 🙂 O garibim de mecburen zaman zaman yaya gitmek zorunda kaldı.. Fakat..

Evet bir fakat daha.. Ben, Kia Soul ne güzel yere değmiyor diye sevinirken, beyefendi yokuş yukarı dur kalk dur kalk şeklinde ilerlediğimiz için şanzıman ısınması hatası verdi. Eyvah!

Bu hatayı yoğun trafikte eve dönerken İstanbul yollarında da almıştım ve arabayı kenara çekip şanzımanın soğumasını beklemiştim. Şehirde olsam sıkıntı değil ama adını sanını bilmediğimiz, telefonun dahi çekmediği bu dağ başında şanzıman gibi hayati bir parçanın arızalanması riskini göze alamadım. Arabayı yokuşta ivedi olarak bir yere çektim ve indim.  Kesif bir balata yanığı kokusu gelince baya bir tedirgin oldum. Sefalara da durumu bildirip daha gidemeyeceğimi, dönersek daha iyi olacağını söyledim.

Maalesef otomatik şanzıman bozuk ve yokuş yolda aşırı ısındığı için daha fazla ilerleyemedik

Üzüle üzüle bu durduğumuz yerde bir süre dinlenmeye karar verdik. Buna benzer bir vakayı yıllar evvel kiralık arabayla yaşamıştık. Onda durum daha kötüydü. Henüz acemi şofördük. Arabamız Fiat Panda idi ve içinde annem dahil pek çok kişi vardı. İkizdere taraflarında bir yayla şenliğini bulmaya çalışıyorduk. Yaylayı bulamadığımız gibi, pes edip dönmeye karar verdiğimiz yer bu şimdi durduğumuz kadar yeşil değildi ve dönerken arabayı baya kırmış, tamiri için o zamanın parasıyla bir laptop fiyatı ödemiştik. Ahhh ahh.. Unutmak ne mümkün..

Neyseki bu sefer arabada bir sorun yoktu. Biz mola verip fotoğraflar çektirirken şanzıman efendi soğudu ve oradan dönüp yine kiti kiti anayola indik.

Yollar Elevit’i görmeye müsade etmese de moralimizi bozmak yok.

Yolda mola verebileceğimiz kamelyalı bazı alanlar görmüştük. Geri dönerken bunlardan birinde durup biraz atıştırdık. Ancak yakınlarda arı yuvası mı vardı nedir, peşimizi bir türlü bırakmadılar. Çok şükür arılar sokmadan oradan uzaklaştık.

Zil Kale

Dönüşte Zil Kale’de kısa bir mola verdik. Ancak kaleye girmedik. Zira aşırı kalabalıktı. Arabalar bile kale önünde zorlukla birbirlerine yol verebiliyordu.

Akşama 1-2 saat daha vardı. Ayder de çok uzağımızda değildi. Bari hiç olmazsa oraya çıkalım, bir dağ havası alırız dedik. Çıktık çıkmasına da dağ havası yerine havamızı aldık. Hafta içi ve geç saat olmasına rağmen Ayder aşırı kalabalık idi. Park yeri bulmak ne mümkün, yolda ilerlemek bile zordu.

Güç bela tepeye kadar vardık. Arabaları oraya park edebildik. Sonra çoluk çocuk yavaş yavaş aşağı inmeye başladık. Biz sonra Sefa’yla gelip araçları alacaktık. Öyle de yaptık. İnerken ışık iyice azalmadan bir kaç fotoğraf çekelim dedik.

Yaylanın merkezi aşırı kalabalık ancak yukarıları hala çok güzel

Aşağı inmeden benim son gelişimde cesaret ettiğim zipline’ı gördük. Kısa bir mesafede kurulmuştu ve bu sefer dönüşünde de zipline hattı vardı. Ben yaya dönmek zorunda kalmıştım. Fiyatı 20 ya da 25 TL idi sanırım. Yanlış yazdıysam yorum olarak düzeltin lütfen. Kuzenlerden Merve cesaret etti ancak pazarlık edemedi. O nedenle vazgeçtik. Ben denediğimde go-pro ile çekim de yapmış ve pek fazla heyecanlanmamıştım. Çamlıhemşin’e gelmeden evvel dere boyunca bir sürü zipline var. Derenin üzerinden geçecek şekilde kurulmuş. Asıl onları denemek lazım.

Ayder’in meşhur şelalesi

Ayder’in meşhur şelalesini gören güzel bir yerde dinlenip çay içmeye ve sabahtan beri yanımızda taşıdığımız yiyeceklerden yemeye karar verdik. Sağolsun dükkan sahibi kendisi de gözleme vs sattığı halde bizim getirdiklerimizi yememize hiç maraza çıkarmadı. Neden yazıyorum, çünkü Rize’den dönerken yolda bir türlü sandviçlerimizi yiyebileceğimiz bir çay bahçesi bulamadık ve bugün (yani yazıyı yazdığım gün) üç tane koca sandviçi YTÜ Teknopark’taki köpeklere hediye ettim. Sıkıntı yok, demek ki hayvancıkların ta Rize’den gelen o sandviçlerde nasipleri varmış 🙂

Yorum yok

Anlatmaya gerek yok

Hava iyice kararmadan hanımlar ve çocuklar yokuştan aşağı inmeye, yaylanın insan selinden fırsat olursa görünebilen yeşil yamaçlarına doğru ilerlediler. Biz de Sefa’yla arkalarından arabada bıraktığımız fotoğraf makinesini alıp yetiştik. Ayder’de camii var diye kimse mescit yapmamış sanırım. Zar zor bir otelin avlusundaki küçük mescit olarak ayrılan barakada namazımızı kıldık. Camiiye gitmeye kalksak epey bir yol inmemiz gerekecekti. Mescit gene şart değil, seccade olduktan sonra her yer mescit. Fakat abdest alacak yer de problem oldu. Bir otelin lavabosunda ücretle abdest alabildik. Gerçi biz abdest alacağız demedik, lavaboyu kullanacağız dedik. O yüzden yanlış anlaşılma olmasın. Çok şükür memleketimizde kimse abdest alacak diye su parası istemez elhamdülillah.

Ana ve kuzusu

Güneş batmak üzereyken yeşil yamaca yetiştik ve aceleyle de olsa bir iki hatıra fotoğrafı çekinebildik. Bebeler tabi ki istediğimiz performansı sergileyemedi ama olsun 🙂

Yorucu ve koşturmacalı bir Elevit-Ayder gününden sonra geç saatte Rize’ye döndük.

Ayder hatırası

Sonraki günleri de bir başka yazıda anlatayım inşallah.