Gölcük Üzerinden Gönen Ziyaretimiz ve Suuçtu Şelalesi Gezimiz

Gölcük Üzerinden Gönen Ziyaretimiz ve Suuçtu Şelalesi Gezimiz

Ramazan Bayramı’nın ikinci yarısında tam kapanma olduğu için bayramı Gönen’de geçiremedik. Kurban Bayramı’nı nasipse Rize’de geçirme planımız olduğu için iki bayram arası Gönen’deki büyüklerimizi ziyaret edelim dedik. Giderken Gölcük’teki arkadaşımızı da görürüz, babasının bahçesinde biraz vakit geçiririz dedik. Ayrıca bu ziyaretimizde Bursa sınırlarında kalan Suuçtu Şelalesini de tekrar görmek fırsatı bulduk. Bahar aylarında yaptığımız bu Gönen ziyareti çok keyifli ve uzun bir ziyaret oldu.

Güneşli bir günde öğlen sıcağı olmadan İstanbul’dan yola çıktık. Körfezi dolaşıp Gölcük’te arkadaşımın evine uğradık. Burda çok oyalanmayacaktık ama yemekti kahveydi derken epey vakit geçirdik. Çocuklar da burdaki yaşıtları Esma’yı ve abisi Salih’i çok sevdi. Hemen kaynaştılar. Onların keyfini bozmayalım dedik.

Sonra arkadaşımın babasının evine uğradık. Burası müstakil bir ev ve geniş bir bahçesi var. Aslında bahçesi ben görmeyeli epey dolmuş. Hasan Amca bahçenin ekip biçtiği yerin dışındaki alanı verimli kullanmış ama nacizane fikrime göre yeşil çimenlik olabilse daha güzel olurdu. Torunlarla beraber nüfus artınca çocuklar rahat gezinsin, toprak tozutmasın diye sanırım toprak alanı beton kaplatmış.

İkizlerden Ömer efendi bir huy geliştirdi. Bir yere gidince sıkılınca hemen gidelim diye tutturuyor. Veya biz falan yere gideceğiz, mesela Gönen’e dedeye gideceğiz demişsek, arada hiç bir yere uğramadan doğrudan dedeye gidelim istiyor 🙂 Gölcük’te Faruk ve diğer çocuklarla beraber bahçede eski bir arabayla tozu dumana katıp çılgınca eğlenmelerine rağmen sıkılınca gidelim diye tutturdu. Çay içip gideceğiz deyince bu kez çay tiryakileri gibi “nerde bu çay? Bir çay içemedik ya, çay getirin içelim” diye tutturdu 🙂 Ordakiler de çocuğu kendime benzetip çay tiryakisi yaptığımı sandılar. Halbuki Ömer Efendi’nin derdi bir an önce hedefe ulaşmak.

Babası Hasan Amca Fatih’e iş yaptırmaya bayılıyor. O da tarzından ödün vermiyor tabi 🙂

Gölcük’ten ayrılınca saat 20.00’i geçiyordu. Bir saat sonra yasaklar başlayacaktı. Ben de Bursa’daki kuzenime uğramak istiyordum. Ömer Efendi’nin bam teline basmadan uslu uslu kendisine anlattık. Çok itiraz etmedi çünkü uykusu gelmişti. Onlar uyurken Bursa’ya vardık. İki veledi uyandırmadan asansöre bindirip 9. kata çıkarmak tabi ki mümkün olmadı ve uyandılar. Misafir olduğumuz evde de bizimkilerin yaşıtı sayılabilecek Serra ve abisi Ömer Talha vardı. Bunlarla gece vakti biraz kuduruştular. Normal uyku düzenlerini tutturamadığımız için yatarken biraz zorluk cıkardılar ama zar zor da olsa sabahı ettik 🙂

Ertesi gün sağa sola takılıp geç kalmayalım, gündüz vakti Gönen’e varalım diye kahvaltıdan sonra yola çıktık. Zaten hava da çok bozuktu. Gezilecek zaman değildi. Sağanak yağmurla ilerledik. Bizim hatun dahil herkes uyudu. Şakır şakır yağmur sesleri ile Gönen’e vardık. Hava da soğumuştu. Çocukları ve eşyaları eve zor attık. Cumartesi olduğu için ertesi gün zaten sokağa çıkma yasağı vardı. (Bu yazıyı da ziyaretten üç hafta sonra İstanbul’da son pazar yasağında yazıyorum. 1 Temmuz’dan itibaren yasaklardan kurtuluyoruz. 2 Temmuz’da da Rize’ye doğru yolcuyuz inşallah.)

Gönen

Çocuklar rutin işleri çok seviyor. Gönen’de kendimize iyi kötü bir rutin bulduk. Kahvaltıdan sonra (veya bazan önce) evin yakınındaki bir yürüyüş yolunu gidip geliyoruz. Hatta enerjimiz yerindeyse Büyük Gönen Parkı’na kadar gidiyoruz. Bir keresinde kahvaltı bile yapmadan çocukları 4000 adım dolaştırmışım. Sabah uyandığımda evde oyuncaklar yüzünden kavga çıkmıştı. Genelde her şeyleri çifttir ama buradaki bazı oyuncaklar eş dostun bıraktığı oyunlar olduğu için onlar tek sayıda. Kavga da bunlardan biri yüzünden çıkmıştı. Böyle zamanlarda mevcut durumla hiç alakası olmayan bir fikirle hemen ortamı yatıştırabiliyoruz. Ben de hadi dolaşalım deyip ikisini de susturdum. Onlara aldığımız kocaman (ama minnacık çakma markalı arabalara nazaran çok ucuz) plastik oyuncaklara ip bağlayıp kendimizi dışarı attık. Arabaları iple gezdirme fikri çok hoşlarına gitti. Scooterları da var ama Faruk bir kere düşüp kafasını neredeyse yardığı için artık çekiniyor.

Büyük Gönen Parkı

Yazılarımız giderek çocuklarla alakalı olmaya başladı. Farketmedim değil 🙂 Gezentigiller olarak eski tempomuzu yakalamak istiyoruz ama her şey eskisi gibi olamaz tabi. Bu yazıları böyle detaylı yazmamın bir sebebi de; ilerde biz -yahut çocuklar- bunları okursak hatıralarımız daha bir canlanır gibime geliyor. Zaten bu ve diğer bloglarımız hep kişisel olarak başladı. Blogların yerini vloglar çoktan aldı aslında. Ben de çok gezi/karavan vlogu izliyorum. Eşimle düzenli takip ettiğimiz yerli/yabancı 3-4 kanal var. Şahika hanım sevmese de ben videoları genelde x1.25 hızıyla izliyorum. Türkçe vlogları ise x1.5 hızında izliyorum. Daha az zaman kaybettiriyor. Tavsiye ederim 🙂

Konumuza dönersek; Gönen’e bu gidişimizde uzun kalmayı planlamıştık zaten. Bir hafta kalınca pek bir şey anlaşılmıyor. Bu kez 19 gün kaldık ama yine de çok verimli geçti diyemeyiz. Çünkü hafta sonu pazar günü hep yasaktı ve hafta içi de çok sık yağmur yağdı. Ama yine de Gönen’in en güzel günleri mayıs ayı imiş diyebilirim. Her zaman gezdiğim Gönen sokakları bu sefer daha bir güzel geldi bana. Aslında Gönen zaten çok güzel, sakin, yemyeşil bir yer. Ama mayıs ayında baharın en canlı zamanlarında evlerden sokaklardan tap taze yeşillikler, ağaçlar, mis gibi kokan çiçekler fışkırınca bambaşka bir güzelleşti sanki Gönen.

Baraj kenarı pikniği

Gönen’deyken genelde bir mangal pikniği yaparız. Kayınpederim eskiden mangala daha hevesliydi. Bir iki yıldır meşhur köfteciyi bahane edip piknik planımı baltalıyor. Hele iki üç sene evvel sağdan soldan duydukları ormanlık, meşhur bir yeri bulmak için o kadar arabayla dolaştık ettik, meğer çay pikniği içinmiş. Daha sonra bunun acısını çıkardık sanırım. Bu sene mangalı babama bırakmayacağım, ben yapacağım dedim ama o gün geldiğinde hem üşendim, hem de babama bir tuzak kurayım dedim. Bunu iki başlık aşağıda anlatacağım.

Bu ziyaretimizde de bir piknik yaptık. Babam işleri bahane edip gelmediğinden biz güzel bir yer bulalım hevesiyle yollara düştük. Gönen Çayı’nın yukarılarında büyüklü küçüklü barajlar vardı. Bunların etraflarında güzel piknik alanları varmış. Oraları bulmaya gittik. Navigasyona Ilıcaoba köyünü yazdık. Dağ Ilıcasına giden ana yoldan taşlı yollara saptık. Güzel virajlı orman yollarından Dağ Ilıcası’nın yakınlarında o köyü bulduk. Kısa bir tur atıp bu köye gelirken yolun sapıp daha ilerilere gittiği bir yer vardı. Geri dönüp biz de oraya saptık. İyi ki ordan gitmişiz. Az sonra solumuzda mükemmel bir baraj gölü çıktı. Aslında bu gerçek Gönen Barajı değil, daha küçük, üzerinden araba yolu da geçen köprümsü bir yapı. Asıl baraj 10-15 km daha yukarılardaydı. Ama burası da çok güzel görünüyordu. Köprüyü geçip biraz devam ettik. Baraj suyunun verildiği kanalların yanından toprak bir yol ilerliyordu. O yoldan biraz gittik. Barajın etrafı daha güzel geldiği için geri döndük. Köprünün girişinde kocaman yeşil bir alan vardı. Aracımızı oraya park edip aşağıda insanların olduğu yere indik. Buraya arabayla inenler de vardı ama yolun ortasında kocaman bozuk bir kayalık vardı. Oraya arabayı vurmayalım diye macera yapmadık. Zaten 50 m bir şey vardı. Eşyalarımızı elimizle taşıdık. Aşağıdaki üç dört ayrı piknikçinin ortasında güzel bir yer bulduk, yerleştik.

Faruk efendi yere tenezzül etmiyor. Sandalyesini biri kapar.
Gönen Çayı

Mangalımız ya da ateşimiz yoktu. Bu daha çok keşif gezisi idi. Termos çayımız ve harika sarmalarımız vardı. Çok keyifli bir piknik oldu. Barajdan salınan suyla devam eden Gönen Çayının kenarına kadar çocuklarla indik. Yemyeşil el değmemiş yerlerdi. Çok hoşlarına gitti.

Piknikçilerden kalabalık olan grup aslında kamp yapmaya gelmişti. 3-4 ayrı çadır ve bir minibüs vardı. Yanımda çocuklar olunca ilgilendiler. Meğer bunlar ta Ankara’dan gelen orta yaş üstü bir grupmuş. Aralarında Gönen’den genç bir hakime hanım da vardı. İkizler bu hanımın köpeğini sevmek isteyince biraz çekingenlik yaptı hayvan. Grubun reisi olan bey de hakime hanımın yanında taşıdığı poşetin içerisindeki minik bir kedi yavrusunu gösterdi çocuklara. Meğer buncağızı annesi bırakmış. Hakime hanım da besleyip büyütmeye çalışıyormuş. Hatta o sevemediğimiz köpeği de bu şekilde bulmuş ve büyütmüş. Maşallah.

Kampın diğer sakinleri olan iki emekli hanımefendi de kendi çadırlarını kuruyorlardı. Bizim oğlanlara iltifat ettiler. Çadırın nasıl kurulduğunu, içini filan gösterdiler. Baya ilgilerini çekti.

Kampçılarla sohbetimizden sonra biraz mekanda dolaşıp sonra evimize döndük.

Misakça Köyü / Bandırma

Kayınpederim gençliğinde hem Gönen’in, hem Bursa’nın altını üstüne getirmiş biri olarak pek gezecek yer bırakmamış. Ayağından sürüyerek onu çıkartıyoruz. Nasıl olduysa bir gün arabaya doluştuk. Şahika Hanım’ın küççükken gittiği Misakça Köyü’ne gitmeye karar verdik. Ben köy deyince dağ tepesinde bir yer hayal ederim hep. Kendi köyüm öyle bir yerde çünkü. Gönen’de de gördüğüm bütün köyler dağlara doğruydu, yani Gönen sınırlarının içlerine doğruydu. Gene öyle bir yere gideceğimizi sanarken meğer deniz kenarında bir köye gidiyormuşuz. Köy dediğime bakmayın Rize’de olsa buna ilçe deriz 🙂

Gönen Çayı’nın denize aktığı yere çok yakın, Bandırma’ya 35 km mesafedeki Misakça Köyü Erdek yarımadasının güney batı çaprazında kalıyor. Sakin şirin bir yer. Biz içini çok dolaşmadık. Arabayla sahiline kadar indik. Dalga kıranın üzerinde biraz yürüdük. Kafe çay ocağı gibi bir yer vardı. Orda biraz soluklandık ve daha tenha, arabayı kenara çekip takılabileceğimiz bir yer bakmak için Misakça’nın daha ilerisine gitmeye karar verdik.

Arabayla geri dönüp ilerden denize doğru inince böyle bir yer bulduk. Bir buğday tarlasının altında küçük bir kumsal vardı. Arabayı yolun kenarına çekebilecek kadar bir alan da olunca hah burası deyip park ettik. Bir gezentigilin olmazsa olmazlarından olan katlanır sandalyeleri bagajdan çıkardık. Şansımıza güneş şemsiyesini de almıştım. Onu da diktik. Biraz çocuklar, biraz biz orda oturduk. Yanımıza getirdiğimiz abur cuburları yedik. Çocukları kumsala indirip denizde taş sektirdik. Baya güzel vakit geçirdik. Sonra gerisin geri döndük tabi. Ha unutmadan. Bu mola verdiğimiz yerde ilk defa sarı gelincik gördük.

Suuçtu Şelalesi / Bursa

Yukarıda babama tuzak kurduğumdan bahsetmiştim. Bir gün benim gönlüm olsun diye mangal yapacaktık. Ama şurda mı olsun burda mı olsun pek net değillerdi. Ben de o gün babama pikniği boşver Susurluk’a köfteciye gidelim dedim. Havada kaptı tabi. Annemle Şahika Hanım’a kaş gözle durumu çaktırdım. Arabaya doluşup yola çıktık. Hatta seyirli olsun diye anayoldan değil de Manyas üzerinden dolaşarak gittik. Güzergah güzeldi ama yol çalışması varmış, biraz tozlu topraklı seyrettik. Nihayet anayola varıp Susurluk’a 5-6 km kala navigasyon beni kendi hedefime çevirecek olunca babamın dikkatini mahsus başka yere çekmeye çalıştım, yer gibi oldu ama durumu da anladı tabi. Neyse ki iş işten geçmişti.

Yalan yok babacım, bugün Susurluk’a köfte yemeye gideceğiz, ama ondan önce başka bir yere gideceğiz, nasılsa direksiyon bende, bana tâbisiniz, dedim. Zaten yolculuğa çıkmadan evvel bir yol emiri seçmek iyidir. Başta o kişiyi seçip gerisini ona bırakmalı. Yoldayken karar vermeye çalışmak, hatta bunun için tartışmak hem tehlikeli hem de zahmetli.

Şelaleye giden güzel merdiven patika

Neyse ki babam da itiraz etmedi, tahmin yürütmeye çalıştı. Oraya mı gidiyoruz, şuraya mı gidiyoruz. Bir ara Şahika hanım da Gölyazı kaç km, oraya mı gitsek falan dedi ama benim kafamda başka bir yer vardı.

Benim için gayet hoş olan virajlı ama bol yeşillikli yollardan Kirmasti’ye ulaştık. Gönen’le burası sanırım 1.5 – 2 saat filan sürdü. Bu kadar uzun sürmezdi ama dediğim gibi yol yapım çalışması vardı. Bandırma üzerinden ana yoldan gelseydik çok daha hızlı varırdık. Ama güzel bir yolculuk oldu.

Suuçtu şelalesine altı yedi sene evvel Bursa’daki kuzenlerimizle gitmiştik ama ne hikmetse onun yazısını blogda göremedim. Yazmamışız demek ki. Ben o zaman da çok sevmiştim. Yalnız o gelişimizde sadece şelale vardı. Etrafta herhangi bir sosyal tesis yahut bir alt yapı çalışması yoktu. Bu gelişimizde şelaleye giden yolun başlangıcında sade küçük bir sosyal tesis, hemen karşısında yol kenarında ama ağaç gölgesinin altında bir şeyler yiyip içebileceğiniz piknik masaları vardı. Ayrıca bu noktadan şelalenin olduğu taşlık alana kadar rahatça gidebilmek için çok güzel bir patika yapılmıştı. Önceki ziyaretimizde otların arasındaki derme çatma patikadan gitmiştik. Şimdi hem ferah, hem ahşap korkuluklarla doğal alanı bozmamış çok güzel bir düzenleme ile karşılaşmıştık. Keşke her doğal güzelliğimiz azami bu sadelikle insanlara sunulsa. Karadenizdeki saçma salıncaklar, kat kat oteller olmadan insanlar bu doğal güzellikleri görüp iyi vakit geçirse. O yönden Suuçtu şelalesine yapılan düzenlemeleri çok sevdik. Burası bir tabiat parkı olduğu için girişte araçlardan aldıkları ücreti -10 TL idi sanırım- sonuna kadar hak ediyorlar. Ayrıca şelalelin girişine yakın olan yerde yol tek yönlü olarak ikiye ayrılıyor. Aşağı kısımdan gidip aracınızı tesisin yanındaki otoparka park ediyor, sonra dönüşte yola devam edip yukarıdan geri dönüyorsunuz. Bu da güzel olmuş, çünkü dar ve virajlı yerler, araçlar karşı karşıya gelince problem olabiliyor. Böyle bir planla sorunu çözmeleri de çok güzel olmuş. Dönüşte farkettik ki tesisin üst kısmında araçlarınızı ormanın içine çekip konaklamak mümkün. Yabancı bir karavan dahi gördük. Baya yerleşmiş görünüyorlardı.

Suuçtu Şelalesi gerçekten çok büyük ve güzel bir şelale. Bir sitede 38 m diye gördüm ama o sitedeki fotoğraf Suuçtu’ya ait değil. O nedenle bilgiye güvenemedim. Ama 40m’den fazla olabilir. Benim gördüğüm zaten en büyük şelale şimdilik bu sanırım. Bundan başka Rize’deki Ağaran Şelalesi‘ni görmüştük. Manavgat’ı da çok merak ediyoruz. Şimdi hızlıca webde baktım da ne güzellikler var. İnşallah çoğunu görmek nasip olur.

Şelaleye vardığımızda sağolsun sevgili kayınpederim hemen oracıkta bir gölgeye oturalım, daha ileri gitmeye ne gerek var diyordu. Halbuki daha arabayı park ettiğimiz yerin karşısını kast ediyordu 🙂 Yürüyüş alanına bile girmemiştik. Olur mu öyle şey deyip hep beraber o güzel patikalardan ilerledik. Biraz gidince ilginç bir manzara gördük. Bizimkilerin yaşında bir kız çocuğu çıngar çıkarmış, yerlerde tozun toprağın içinde ağlıyor. Yabancı oldukları her halinden belli anne babası da hiç bir şey yokmuş gibi ayakta dikilip kızın krizinin geçmesini bekliyor. Sanırım kucaklarında biraz daha ufak bir çocuk da vardı. Hatta bu çift, yukarıda bahsettiğim karavangiller. Dönerken anladık. Manzara şu nedenle ilginç geldi. Bizimkiler de böyle kriz çıkardıklarında ya annesi ya ben, onlardan daha büyük kriz çıkartıyoruz 🙂 Yani o krizi hemen yok etmeye çabalıyoruz. Ama bu yabancı çift çok sakin davranıyordu. Belki de böyle olmak lazım ama biz dayanamıyoruz. Demek ki sabırsız kişileri maalesef 🙁

Güzel patikalardan sağlı sollu inip devam ettik. Ağaçlık alan bitimine kadar patika devam ediyor. Sonrasında karşısındaki taşlık alana geçiliyor. Burası başta tedirgin etse de aslında gayet güvenli. Taşlar kocaman ve kuru. Aralarında belli bir yoldan su akıyor ki üzerinden geçmek çok kolay. Sadece şelaleye nispeten yakın olan yerde belki biraz atlamanız gerekir. Bizimkiler başta aşağıda kalalım deseler de ben Ömer’i alıp biraz yukarı çıktım. Suyun havuz haline geldiği bir yere götürdüm. Ömer gittiğimiz yerden keyif alsın diye onu sıkıca tutup bir eliyle suyla oynamasını sağladım. Hoşuna gitti. Sonra bizimkiler de buraya geldi. Biraz da Faruk efendiyi suya dokundurduk. Onlar burda mola verirken ben şelalenin dibine kadar gideyim dedim. Güzel kareler çekerim diye düşündüm. Kocaman kayaların üzerinden yürüyerek ya da zıplaya zıplaya gittim. Yukarıda daha büyük bir havuz oluşmuştu. Burası da çok güzeldi. Burdan sonra artık serinlemeye başladı. Üzerime şelaleden gelen damlalar düşüyordu. Kenardan kenardan gidip şelalenin en dibine ulaştım. Ama burdaki iki genç kızın bitmek bilmeyen fotoğraf aşkları yüzünden biraz beklemem icab etti. Onları kadraja sokmadan çekeyim dedim ama sadece benim değil aşağıdaki onlarca insanın fotoğraflarına çıktılar maalesef. Orda beklediğim müddetçe keza ben de. Neyse artık bir süre sonra çekecek poz kalmayınca meydanı bana bırakmaya razı oldular. Onlar gidince rahatça fotoğraf ve video çektim. Sonra baktım aşağılardan Ömer ve Faruk efendi babaa diye bağrışıyorlar, hemen döndüm.

Şelale sonrası tesiste güzel bir çay içtik.

Bu kadar uzun uzadıya yazdığım bu kısımların vlogu da var. Sabredip buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim. Maalesef kısa yazamıyorum. İnşallah çok sıkmamışımdır. Vlog’u burda bitirdiğimiz için yazıyı da burda bitireyim. Zaten burdan sonra Susurluk’a dönüp meşhur köftelerden yedik. Ertesi gün de Çanakkale üzerinden evimize döndük. Orayı ayrı bir yazı ve vlog yapacağız inşallah. Sağlıcakla kalın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: