Yazının başlığını artık “Tarihi Balkan Gezimizin…” diye atmak icab edecek. Çünkü 2016’da buraya gitmiştik ve altı üstü 8 gün kalmıştık. Gezi sırasında ‘sabah gezer akşam yazısını hazırlar, hemen siteye yükleriz’ gibi büyük bir laf mı ettik ne olduysa artık, 4 yıldır yazıları tamamlayıp Balkan dosyasını kapatamadık 🙂 En son dördüncü günle alakalı olan yazıyı sanki bir kaç ay önce yazmış gibiyim ama meğer Şubat 2018’de yazmışım. Onu bile yazalı 2 sene olmuş.

Şimdi bütün notlarımızı, çektiğimiz fotoğrafları kurcalayıp beşinci ve altıncı günleri anlatalım.

En son Budva’da harika bir otelde kalmıştık. Beşinci gün sabah buradan Arnavutluk’a yola çıktık. Yolun bir kısmı sahilden devam etti. Kaldığımız otele 10 km mesafede otobüs yol kenarında durdu ve çok uzak olmayan bir adacık olan Sveti Stefan’ı panaromik olarak seyrettik. Aslında burayı ziyaret edeceğimizi sanıyorduk ama gezi programında da panaromik olarak tepeden bakacağımız yazıyordu.

St. Stefan adacığı. Bir milyarder tarafından satın alınıp restore edilmiş. Ünlüler burada kalıyormuş.

Üç saati aşkın bir yolculuğun ardından Arnavutluk’un başkenti Tiran’a vardık. Buranın trafiği için rehberimiz bizi uyardı. Hatta başından geçen bir anıyı anlattı. Arnavutlukta maalesef pahalı arabası olan yol üstünlüğünün ona ait olduğunu düşünebiliyormuş. Bir keresinde yaşlı bir kadını karşıdan karşıya geçirmek istediğinde Benz (Mercedes denmiyormuş burada) marka bir SUV son anda fren yapmış. Bizim rehber eliyle yaşlı kadını işaret edip “görmüyor musun?” demiş, şoför de arabasını gösterip “Benz?” demiş, yani “sen de arabayı görmüyor musun?” demek istemiş. İlginç bir anı olarak aklımızda kalmıştı. Türkiye olarak belki bu kadar kötü durumda olmasak da yine de bir Belgrad kadar olamayışımız bizi üzmüyor değil. Orada ilk gün ayağımızı yola atınca araçlar duruyor mu diye test etmiştik ve durduğunu hayretle görmüştük.

Tiran’a vardığımızda hava çok sıcaktı. Rehberimizle beraber nereleri gezdik hatırlamıyorum, sanırım otobüsle şehir turu yapmıştık. Daha sonra biz baş başa epey bir yürüyüş yaptık. 2-3 saatlik bir serbest zaman verilmişti. Şehir merkezi oldukça düz geniş bir alandı. Caddeler ferah ve uzundu. Çok trafik yoktu.

Burada Ethem Bey Camii’nde namaz kıldık. Güzel işlemeleri olan tarihi bir camii idi. Osmanlıca tabelayı yanlış okumadıysak hicri 1238 (m 1823) yapımıydı. Hemen yanında da meşhur saat kulesi vardı.

Ethem Bey Camii
Ethem Bey Camii içindeki harika süslemeler
Rehberimiz bu figürün Arnavutluk’un özeti olduğunu söylemişti. (Milli Tarih Müzesi)
Arnavutluk’un simgesi
Saat Kulesi
2016’da biz şehri dolaşırken caddelerde böyle çalı kızı heykelleri vardı. Bir festival ya da etkinlik kapsamında olabilir.
Eşimin tuttuğu notlarda Arnavutluk’ta bisiklet kullanımının yaygın olduğunu yazmışız. Bunun için özel yollar yapılmış.
Rahibe Teresa Meydanı ve Tiran Politeknik Üniversitesi
Maliye Bakanlığı Binası
Memoriali i Pavarsis / Bağımsızlık Anıtı

Tiran caddelerinde dolaşırken Rinia Park’da biraz dinlendik. Arnavutlukta ne yemek yediğimizi maalesef hatırlayamıyoruz. Belki sadece atıştırmışızdır. Çünkü burada gecelemedik. Ohrid’e doğru yola koyulduk. Orada geceleyecektik.

Ohrid / Ohri (28 Mayıs 2016)

Tiran’da oldukça vakit geçirmiş olmalıyız ki aralarında 130 km olmasına rağmen Ohrid’e ancak gece varabildik. Nereye geldiğimizi ancak ertesi gün anlayabildik. Meğer hemen Ohri gölünün tam kenarındaymışız. Şehir de zaten gölün kenarında kurulmuş.

Ohri Gölü manzarasıyla uyandık
Ohrid

Balkan gezimizin Ohrid bölümü bizim için ayrıca önemliydi çünkü bugün 10. evlilik yıl dönümümüze denk geliyordu (bu yazıyı kaleme aldığım şu anda 14. seneyi devirmiş bulunmaktayız, ayrıca ikizlerimiz de üç yaşlarına yaklaşıyorlar).

Kahvaltımızı erkenden yaptık ve bu şehir sınırlarındaki St. Naum denen yere doğru yola koyulduk. St. Naum’a varmadan yine uzaktan küçük bir kulübe topluluğu gösterdi rehberimiz. Meğer burası bölge yerleşiminin MÖ 700’lere dayandığı tarihi evleri baz alınarak yapılmış turistik bir yermiş. Ama biz uzaktan bakmakla yetindik 🙂

MÖ 700’de evler böyleymiş.

Buranın fotoğrafını çekmek için mola verdiğimizde eşimden gizli olarak tur rehberinin yanına sıvışarak ona küçük bir usb-bellek verdim. İçinde artık sadece böyle nadir zamanlarda dinlediğimiz Mazhar Alanson’un bir şarkısı vardı. Bugün evlilik yıldönümümüz deyip yola devam ettiğimizde bunu çalmasını rica ettim. Kırmadı sağolsun.

Bir iki dakika sonra toparlaşıp otobüse bindik, akabinde tanıdık şarkı çalmaya başlayınca Şahika hanım şaşırıp “aaa bizim şarkımız” diyecek oldu 🙂 Ben de tesadüfmüş gibi şaşırdım. Sonra tur rehberimiz mikrofondan bizi anons edince foyamız meydana çıktı 🙂 Turdaki arkadaşlarımız dönüp dönüp bizi tebrik ettiler. En çok da “ay ne güzel, 1. seneniz mi?” diyenlere “10. yıl dönümümüz” dediğimizde aldığımız tepkiler çok güzeldi :))) Demek hala genç gösteriyorduk.

Böyle eğlenceli dakikalardan sonra St. Naum’a vardık. Burası pırıl pırıl sularıyla meşhur bir manastır. Suları Ohrid gölünü besliyor. Biz gezerken rehberimiz bahsetti mi hatırlamıyorum. Ancak şimdi internette araştırdığımda buranın müslümanlarca Sarı Saltuk diye bilinen ve islamiyetin Balkanlarda yayılmasında büyük payı olan bir evliya ile ilgili olduğu bahsi geçiyor. Yazılanlara göre Sarı Saltuk bu manastırdaki Aziz Naum’la karşılaşıp bir süre sonra onu öldürmüş ve onun kılığına bürünüp bölge halkının müslüman olmasına çalışmış. Sarı Saltuk’a atfedilen çeşitli kabirler varmış ve biri de burasıymış.

Berrak sular daha girişte sizi karşılıyor.

Gezentigiller olarak manastır binaları çok ilgimizi çekmediğinden onları pek fotoğraflamadık. Ama manastırın bahçesinde serbestçe gezip dolaşan kocaman tavus kuşları çok ilgimizi çekti. Bu devasa kuşların uçabildiğine ilk kez burda şahit olduk. Gözümün önünde mavi renkli olan bir tanesi çatılardan birine uçtu. Bir de ilk kez burda seslerini işittik. Eşim dahil kimse seslerini beğenmese de bence gayet güzel bağırıyorlardı 🙂 Ama bağırmaktan ziyade çığlık da diyebiliriz.

Bu güzellik bize bütün hünerlerini gösterdi sağolsun.
Uçtuğuna ve çığlık attığına şahidiz.

St. Naum’dan sonra şehre döndük ve Ohrid Gölü’nde küçük bir tekne turu yaptık. Tur boyunca herhalde bütün bir günü ve iki geceyi geçirdiğimiz yegane şehir burasıydı. O nedenle doya doya dolaştık diyebiliriz.

Evler Safranbolu’yu anımsatıyor.

Şehrin içerisinde gezerken çok ilginç bir atölyeye gittik. Eski usül kağıt imal edilen küçük bir binaydı burası. Grup halinde içeri girdiğimiz için biraz kalabalık olarak izlemiş olsak da çalışanların kağıt oluşturduğu sürece yakından tanıklık ettik. Bol suyun içerisindeki hamurumsu dokuların A4 kadar bir süzgecin üzerinde toplaşıp kurumaya bırakıldığında nasıl kağıt halini aldığını gördük. Hatta bu kağıtlara damga vuran çok eski bir matbaa makinesi de vardı. Orijinalinin adını not almamışız maalesef ancak bu o makinenin birebir kopyasıymış.

El yapımı kağıtlara baskı yapan çok eski bir matbaa makinesi.
Ohrid sokaklarında aslına uygun restore edilmiş Türk evleri.
Şehrin içinde antik tiyatro.

Ayasofya

Ohrid’de ilginç bir yer daha var: Ayasofya. Evet, İstanbul’da, Trabzon’da olduğu gibi burada da bir Ayasofya var ve ilginç kısmı bu da bir zamanlar camii idi. Ne yazık ki şu an camii değil.

Biz buraları gezerken İstanbul’umuzun, kutlu fethin simgesi olan Ayasofya’mızın neden cami olmadığına üzülmüştük. Çünkü o ayıbımız varken Makedonya’daki Ayasofya’nın cami olmasına üzülmek yersiz olacaktı. Biz daha kendi mülkümüz olan tarihi bir yapıda söz sahibi değilken nasıl başkasını eleştirelim. Ancak çok şükür son bir kaç haftadır Ayasofya yeniden ülkemizde gündeme geldi ve inşallah bu sürecin sonunda artık yüz yıllardır olduğu gibi tekrar camii olacak ve ecdadımızın mirası müslümanlarla buluşacak.

Bir zamanlar Türk televizyonlarında oynayan Elveda Rumeli dizisinin çekildiği meşhur konak da meğer Ohrid’deymiş. Çok güzel bir yapı.
Balkan turumuz boyunca sık sık denk geldiğimiz eski Yugoslavya’nın milli otomobili YuGo burada da karşımıza çıktı.
Bu da YuGo. Pegueot 404’ü andırıyor.
Bu YuGo da eski Golf’leri andırıyor.
Sinan Çelebi Türbesi, Osmanlı zamanında buraların imaretini yapan ecdadımız. Ruhu şad olsun.
Meydana ve göle çok yakın konumdaki Pir Mehmet Hayati Halveti Tekkesi.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin yolundan gelen Halveti tarikatının büyükleri buradaki Pir Mehmet Hayati türbesinde medfun. Burası şehrin içinde yer alıyor. Göle çok yakın.

Ohrid Gölü akşam manzarası

Şehirde tur attıktan sonra kendi başımıza da uzun uzun dolaştık. Evlilik yıl dönümümüzü gölün kenarında sakin sakin geçirelim istedik. Güzel de vakit geçirdik ancak iş yemek konusuna gelince sanırım biraz bocaladık ve otele dönmeye karar verdik. Sabah erkenden otelden araçla çıktığımız için ne kadar uzak olabileceğini tam kestiremedik. Sonuçta o da gölün kenarında diye yürüyerek varırız diye düşündük. Yürü babam yürü yollar bitmek bilmedi 🙂 Epey karanlık oldu ve doğru düzgün ışıklandırılmamış yollardan yaya olarak yürümek bizi biraz tedirgin etti 🙂 Bir ara yanımızdan bir taksi geçti ve ona bindik. Otelin adını almamıştık. Taksiyle biraz ilerleyip otellerin olduğu bölgeye gelince kendi başımıza arayalım diye taksiden indik. Nihayet araya araya oteli bulduk ve akşam yemeğine geç de olsa yetiştik 🙂

Şimdi bu satırları yazarken buraları tekrar görme isteği uyanıyor içimizde. İnşallah çocuklarımız biraz daha büyüdüğünde bu tur kadar yoğun olmasa da küçük bir Balkan turu yapmayı çok istiyoruz. Nasip.

Bakalım turumuzun son günlerini kaleme alacağımız yazıyı ne zaman yazabileceğiz. Bu yazının bu kadar uzayacağını tahmin etmemiştim ama herhalde son bir yazı ile 7. ve 8. günü tamamlarız inşallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir