Havaların ısınmasını da fırsat bilip geçtiğimiz haftasonu Rumeli Feneri’ne gitmeye karar verdik. Bir nevi İstanbul’un sonuna gittik, çünkü orada İstanbul bitiyor ve başka bir güzellik başlıyor sanki. Şehirden çok uzakta değil ama sanki şehirde de değil. Yanıbaşımızda ne güzellikler varmış da biz bilmiyormuşuz meğerse. İstanbul’da oturup da şehrin kalabalığından sıkılıp “yeşiiil” diye feryat edenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer bence Rumeli Feneri.
Nasıl Gittik?
Rumeli Feneri’ne gitmenin en güzel yolu sahil yolu. Tabi kendi arabanızla gidiyorsanız. Bir yanınız sahil bir yanınız da muhteşem yalılarla dolu oluyor. Ben şahsen sahilden çok evlere bakmayı tercih ettim. Hele Sarıyer’de evlerin güzelliği beni benden aldı..
Eşim arabayı sürdüğünden ben evlerin ve manzaranın bol bol fotoğrafını çekme fırsatını buldum. Hatta bir ara trafik tıkandı ağır ağır giderken fotoğraf çekmem daha kolay oldu.
Rumeli Feneri’ne gitmek çok kolay, Rumeli Kavağı’na kadar sahil yolunu takip ediyorsunuz. Sonra içeri doğru biraz gidiyorsunuz. Tabelalar size yolu gösteriyor zaten. Rumeli Kavağı’ndan sonra Rumeli Feneri oldukça yakın. Hatta o tarafa gitmişken 3. köprünün yapılacağı Garipçe köyünü görme fırsatı da bulabilirsiniz.
Rumeli Feneri ve Kalesi
Beldeye geldiğinizde sizi fener karşılıyor. Fenerin hemen dibinde bir çay bahçesi var. İçinden balık kokuları da gelen bir restoran aynı zamanda. Kahvaltımızı yapıp çıktığımızdan karnımız acıkmamıştı biz de birer çay içip manzaranın keyfini çıkarmaya başladık.
Balık kokuları bizi kendimizden geçirirken “balık ekmek” fikri aklımıza düşmüştü. Ama daha keşif yapacaktık. Etrafı dolaşmaya çıktığımızda Fenerin az ilerisindeki Rumeli Kalesi’ni farkettik. Hemen oraya yöneldik. Kalenin içinde muhteşem bir manzara bizi bekliyormuş meğer. Kalenin içinde kolazyuma benzer bir yapı var. Pencerelerinden denizi izlemek mümkün. Asıl manzara buradaydı..
Biz de söylemesi ayıp yanımızda ıspanaklı pidemizi ve meyve suyumuzu getirmiştik. Manzaraya karşı pidelerimizi mideye indirdik. Anlatılmaz yaşanır derler ya, o manzara aynen öyleydi.. Kalenin denize bakan pencerelerinin birine oturduk ve manzaranın tadını çıkardık. Deniz ayaklarımızın altındaydı sanki. Hava çok rüzgarlıydı ama yine de çok güzeldi. Maviye ve yeşile doyduğumuz anlardı..
Otururken aklımıza bir muziplik geldi. Kalenin pencerelerinden birinin içinde bir oyuğa not sakladık. Bulan kişi bize ulaştığında ona bir hediyemiz olacak. Bakalım kim bulup notun fotoğrafını bize yollayacak, merakla bekliyoruz..
Kaleye doyunca (aslında doymadık ama görmek istediğimiz başka yerler de vardı) arabamıza atladık biraz daha ileri gidelim dedik. Karşımıza Golden Beach Club çıktı. Bungalow evlerin olduğu güzel bir koy burası. İstanbul’dan çıkamayanlara kısa süreli bir tatil yapmak için ideal bir yer bence.
Kilyos
Rumeli Feneri’nden ayrılmaya karar verdiğimizde rotamızı Kilyos’a çevirdik. Bu civarda merak ettiğimiz ikinci yerdi Kilyos. Çok Film Hareketler Bunlar’da izlediğimiz “300 Kilyoslu” fragmanından sonra daha da merak eder olmuştuk. İzleyenler bilirler..
Navigasyonumuzdan Kilyos’u bulduk yola çıktık. Bu arada benzinimiz alarm vermeye başladı. Etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Kilyos’ta vardır mutlaka deyip çam ağaçlarının arasından yolumuza devam ettik.
Kilyos’a yaklaştığımızda bir gözümüz benzin göstergesindeydi. Çünkü etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Artık durup gördüğümüz ilk insana sormayı düşündük. Sorduğumuzda en yakın benzincinin Sarıyer’de olduğunu öğrendik!
Yani Kilyos’ta benzinlik yok, buna göre tedbirinizi alıp gidin..
Gezentigiller’in olduğu yerde macera vardır tabi. Benzin lambası yandığında km’yi sıfırladık. 30 km daha gidebileceğimizi ümit ederek Kilyos’a vardık. Oralara kadar gidip meşhur sahilini görmeden dönmek olmaz deyip kalan benzinimize de güvenip sahile doğru yola koyulduk.
Bu arada hava çok sıcaktı canımız dondurma çekti. Magnum’un Gold’unu da ilk kez orada tatma şansı bulduk. Müthiş bir lezzetmiş!
Dondurmalarımızı yiyerekten Kilyos’un sahiline doğru gittik. Karşımıza ultra lüks evler çıktı. Bana biraz Village filmini anımsatsa da (filmi izleyenler bilirler ki köyde yaşayanlar etraftaki dünyadan habersizdiler) evler çok güzeldi.
Ne yazık ki, benzinimizin bitmesinden korkarak sahile varmadan geri dönmek zorunda kaldık.
Şimdi yeni rotamız benzinci idi. Vardığımız ilk yerleşim bölgesinde benzinci sormaya başladık, kimisi geçmişsiniz geri dönün dedi, kimisi daha var ileride dedi. Böyle dönüp dolaşıp benzinimizi son damlasına kadar harcayıp benzinciyi bulduk..
Sarıyer ve Aşk-ı Memnu Evi..
Dönüşte Sarıyer sahiline vardığımızda gözlerimiz Aşk-ı Memnu’nun çekildiği evi aradı. Dizinin fanatiği olduğumuzdan değil, evi güzel bulduğumuzdan(!). Evi farketmek zor olmadı, çünkü evin önü oldukça kalabalıktı. Belli ki içeride film çekiliyordu meraklı halk da içeriden bir oyuncu çıkar mı acaba diye bakıyordu. Biz de arabamıza uygun bir yer bulup o meraklı halkın arasına katıldık. Aşk-ı Memnu evi önünde fotoğraflar çektik. Evin yanındaki sokaktan gidip evin bahçesine ulaşmaya çalıştık ama mümkün değilmiş. Dizide bahçeden çıkıp o yan yola vardıklarını görmüştük ama montajmış ya da bahçe daha yukarılarda bir yerde yola çıkıyormuş demek ki..
Günün Sonu Eminönün’de Balık Ekmek
Günün sonuna doğru artık karnımız acıkmaya başlamıştı. En son Rumeli Feneri’nde balık ekmek düşmüştü aklımıza. Sarıyer’de balık ekmek yapan yere rastlayamadık. Eminönü’ne gidelim orada mutlaka vardır diyip yola çıktık.
Sahilden biraz trafiğe takılarak Eminönü’ne vardık. Herkes arabasını köprünün üzerine bırakmıştı. Biz de bırakalım dedik ama çekerler diye arabadan da fazla uzaklaşamadık. Köprünün üzerinde balık ekmeğimizi yedik. Ekmeklerimizden martılara da atarak..
Güzel bir İstanbul gezisi oldu. İstanbul’un içindeydik ama sanki dışındaydık da. Şehrin kalabalığından uzak, sakin, huzurlu yerlerdi gittiğimiz. İstanbul’da yaşayıp da sıkıldım, bunaldım diyenlere güzel bir alternatif bence Rumeli Feneri. Arabanız yoksa bile İETT oralara kadar gidiyormuş. Her yerde duraklarını gördüm. Herkese İstanbul’un sonunu görmeyi tavsiye ediyoruz..
Bunlar bizim çektiğimiz fotoğraflar:
Bu da benim fotoğraflardan oluşturduğum bir klip:
Gezentigiller olarak kışın gezmelerimize ara verdik. Ufak tefek gezmelerimiz olsa da, soğuk, yağmur çamur bizi gezmekten alıkoydu.
Baharın kendini hissettirmeye başladığı şu günlerde biz de kendimizi dışarı attık. Üzerimizde biraz kırıklık vardı ama güzel havayı görünce dayanamadık. Gönül bir boğaz sefası yapmak isterdi ancak boğaza oldukça uzak olduğumuzda, haftasonu trafiğini de çekmek istemediğimizden yakın yerlere bakalım dedik.Malum Beylikdüzünde oturuyoruz…
Cumartesi günü bir toplantıya katıldıktan sonra, daha önceden duyduğum “Saklı Deniz” isimli yeri keşfetmeye karar verdik. Beylikdüzünde oturuyorsanız eğer bilirsiniz, sahilde çay içmek için Büyükçekmeceye gitmelisiniz. Halbuki Beylikdüzünün de bir sahili var. İşte o sahilde Kavaklı denen bölgede saklanmış “Saklı Deniz”.
Yeşilliklerin içinde, deniz doğru yayılmış masalara oturuduk. Semaverde çayımız da geldiğinde keyfimize diyecek yoktu.
Mekanda kendin pişir kendin ye hizmeti de veriliyor. İsterseniz mangalı yakıp, orada satılan et ürünlerini pişirebiliyorsunuz. (Ben sorudm dışarıdan et getirilemiyormuş. Yasakmış..) Mangal yapmak istemeyenler atıştırmalık menülerden faydalanabilirler. Tost, sosis, patates kızartması gibi.. Açık büfe kahvaltı hizmeti de veriliyormuş.
Mekanın açık ve oldukça geniş bir otoparkı da var.
Havalar daha tam ısınmadığından, ağaçların da hepsi yeşermediğinden daha pek kalabalık değildi. Yazın epey bir müdavimi olacağı kesin.
Tam denizin kenarına kurulmuş masalarda, ister mangal yapın, isterseniz semaverden çayınızı yudumlayın. O sırada gelen ördeklere de bir şeyler atmayı unutmayın olur mu?
Mekanın web sitesi de mevcut: http://www.saklideniz.com

Haftasonu eşimin ısrarlarıyla Ağva’ya gitmeye karar verdik. Açıkçası havanın çok sıcak olması ve yolun da uzun olmasından dolayı o ısrar etmese gidilecek gibi değildi.
Ancak yolda bütün düşüncelerim değişti. Köprüyü geçip Şile yoluna saptığımızda yeşillikler içindeki güzel bir yoldan ilerlemeye başladık. Eşimin google map’ten çıktısını aldığı haritaya göre Şile’den sonra Ağva’ya sahilden gitmek gerekiyordu. Ama biz sahil yolundan değil iç yoldan gitmeye başlamıştık. Dönüşte anladık ki sahil yolu değil diğer yol kullanılmalı. Çünkü sahil yolu denilen yerde sahili çok az görüyorsunuz ve yol çok dar. Ayrıca yolun bazı bölümlerinde yol çalışması vardı. O yüzden Ağva’ya giderken sahil yolunu değil diğer ormanlık yolu tercih etmekte fayda var.
Ağva’ya vardığımızda küçük şirin bir kasaba bizi karşıladı. Yolda karnımız epeyce acıktığından hemen yemek yiyecek bir yer aradık. Açık havada yemektense klimalı bir yere girelim dedik. Lahmacun yemekte karar kıldık. Yemeğimizi yedikten sonra sahile doğru şöyle bir uzandık. Ana-baba günü tabiri sanki o gün o sahil için söylenmişti. O kadar kalabalıktı yani.
Sahilde biraz oyalandıktan sonra Ağva’nın içini dolaşmaya karar verdik. Daha önce oraya gitmiş olan eşimin kuzeni de bizimleydi. Güzel bir nehir üzerinde deniz bisikletleri nin kiralandığını söyledi. Biz de çok oyalanmadan o güzel nehri bulmaya koyulduk. Nehir üzerinde deniz bisikleti kiralamak için Ağva’dan çıkar gibi yapıyorsunuz o yol üzerinde bir çok kiralık bisikletçi var.
Biz de yol üzerinde gördüğümüz kiralık deniz bisikleti tabelalarının olduğu yöne park ettik.
Bir yanı nehre bakan şirin bir evin bahçesine girdik. Bahçeden nehre bakıyordu. Orayı bir çiftin işlettiğini öğrendik. Evleri sandığımız yerin de aslında bir pansiyon olduğunu da. Yaz kış burada mı kalıyorsunuz dite sordum. Kışın İstanbul’daki evlerine geçtiklerini ama genelde orada kaldıklarını öğrendim.
Biz 4 kişi olaraktan saati 20 tl’den 1 tane deniz bisikleti kiraladık. O anda keyif başladı. Eşim ve kuzeni geçti pedal başına ben ve kardeşim arka koltukta nehir manzarasını seyrede seyrede gitmeye başladık. O keyifliydi ki anlatamam. Bir ara eşim pedalı kardeşime bırakıp yanıma oturdu ayaklarını suya soktu. Ben biraz tırstım açıkçası. Sadece nehri seyretmek ve nehrin etrafındaki güzel evleri fotoğraflamak bile çok güzeldi. Bir ara ben de pedal başına geçtim, ama normal bisikletten farklıydı elbette, boşa kürek çeker gibiydi, ne kadar hızlı çevirsen de o kadar hızlı gitmediğini görüyorsun. En güzeli arkada oturup behrin etrafındaki evleri seyretmek. Çok güzeller. Orada oturup bahçede domates yetiştiresi geliyor insanın. Nehir bir yanda, yeşillikler bir yanda. Burasının İstanbul’un yanıbaşında bir yer olduğunu düşünmek oldukça zor.
İstanbul’un sıcağından, keşmekesşinden, kalabalığından bunalanlar yanıbaşındaki Ağva’yı mutlaka ziyaret etsinler. Hatta haftasonu kalıp bu keyfi uzun tutsunlar..
Sayfalar
Kategoriler
Blogroll
Etiket Bulutu
Son Yorumlar
- İstanbul Akvaryum - Kadın Sanat -dekorasyon, yemek, gezi, kültür sanat, kadınca on İstanbul Akvaryum’u Gezdik
- Hasan Civelek on İstanbul Akvaryum’u Gezdik
- İdo büyükada bilet | biletfiyatlari.info on 5. Yılımızı Büyükada’da Kutladık
- Gecikmiş Bayram Yazısı ve Ev Yapımı Çikilopumuz - Kadın Sanat -dekorasyon, yemek, gezi, kültür sanat, kadınca on Bayramda Marmara Adası’ndaydık
- gezentigil on İstanbul’un Sonu: Rumeli Feneri
Posted in 














