Browsing all articles in Gezi

Açıldığı günden beri İstanbul Akvaryum’u çok merak ediyordum. Denizin altında yaşananları hep merak etmiştim zaten. Küçükken  Kaptan Kusto’nun belgesellerini izlerdim. Su altındaki yaşamı ne güzel anlatırdı. Bugün bir kez daha anladım ki, ben balık yemeyi değil onları izlemeyi çok seviyorum. Deniz canlılarının hepsini çok seviyorum..

Bizim akvaryuma gidişimiz tamamen şans işi oldu aslında. Twitter’da İstanbul Akvaryum’un (@istanbulakvaryum) açtığı yarışmaya katıldım ve çift kişilik bilet kazandım. Böylece uzun zamandır merak ettiğimiz İstanbul Akvaryum’a gitme şansına eriştik.

İlk girişte Karadeniz karşılıyor sizi. Alabalıklar ve süper kamufle olmuş kalkan balıkları ile geziye başlıyorsunuz. Hayranlıktan ağzınız bir karış açılmışken İstanbul Boğazı çıkıyor karşınıza. Ayaklarınızın altında balıkların oynadığını görüyorsunuz. Büyüklü küçüklü balıklar karışık halde yüzüyorlar. Elinizle tutacağınız kadar yakınlar!

Biraz daha ileride daha büyük bir alanda İstanbul boğazına bakıyormuş hissine kapılıyorsunuz. Biz vatoz gelip önünüzden geçiyor. Ardından ilk! köpekbalığını görüyorsunuz. Hepsi teker teker geçit töreni yapıyorlar adeta. Onlar suda salınırken biz hayran hayran onları izliyoruz. Aaa a bu da varmış! deyip.. Daha önce ancak televizyon ya da bilgisayardan gördüğümüz balık türleri çok yakınımızdalar.. Hatta görevliler bakmazken insanlar onları elliyorlar bile.

İlerlediğimizde Ege Denizi, Akdeniz diye devam ediyor.

Tam çıkış yazını görüp bitti galiba derken mola vermek için kafenin olduğu bölüme geldiğimizi farkediyoruz. Daha alt kat var gezilecek. Bu sefer rotamız dünya denizleri. Okyanuslarda yaşayan canlı türleri görünmeye başlıyor.

Artık Kayıp Balık Nemo’daki tüm balıkları görme vakti. Palyaço balığı ile başlıyoruz. Ardından Dory’yi görüyoruz. Nasıl olsa bizi unutur deyip el bile sallamıyoruz :) Palyaço balıkları anemonlar ile oynaşıyor. Orada bir bilgi duyuyoruz. Başka balıkların anemonlara yaklaşmadığını, eğer yaklaşırlarsa salgılanan zehirden ölebileceklerini, sadece palyaço balıkların derisinde bulunan maddenin buna dayanıklı olduğunu.

Daha var mı? Bitmedi mi? derken bu sefer çıkış yazını görüyoruz. Son durak Yağmur Ormanları. İsmini duyunca heyecanlanıyoruz. Acaba o atmosferi hissedebilecek miyiz? Derken kocaman bir orman! karşılıyor bizi. Igoanalar ile göz göze geliyoruz. Hafiften yağmur atıştırıyor. Tabelada fareye benzer bir hayvancık görüyorum. Acaba nerede diye bakınırken suyun içinden çıkmasıyla ödüm kopuyor. Çünkü bu hayvancağız fareden oldukça büyük ama farenin aynısı! Uzunca bir süre şoku üzerimden atamadım.

Gezi yağmur ormanları ile son buluyor. Kendimizi hediyelik eşye dükkanında buluveriyoruz. Tabi ondan önce kapıda sizin için çekilen fotoğrafın bastırılması var. İsterseniz alıyorsunuz.  İki fotoğraf 20 TL

Nasıl Gidilir?

Biz metrobüs ile Florya’ya oradan da minibüs ile akvaryuma gitmeyi tercih ettik. Metrobüsten inip üst geçitten geçip, Florya yönüne doğru biraz yürürseniz otobüs ve minibüslerin geçtiği yere ulaşabilirsiniz. Oradan geçen 73T numaralı otobüs tam olarak akvaryumun önünden geçiyor.

Kendi arabanızla giderseniz, Florya Sosyal Tesis’lerine gider gibi yapın. Çünkü Sosyal Tesislerin hemen ilerisinde.

Ayrıca İstanbul Akvaryum’un sitesinden de alternatif ulaşım tavsiyelerine bakabilirsiniz..

İstanbul Akvaryum saat 10.00′dan 20.00 ‘a kadar açık.

Bilet Ne Kadar?

Yetişkin : 29 TL

Öğrenci, Öğretmen, Engelli, 65 yaş üstü, Gazi : 22 TL
(Kimlik gösterilmesi zorunludur.)

Yıllık Geçiş (Yetişkin) : 75 TL

Yıllık Geçiş (Çocuk) : 55 TL

4 kişilik aile : 85 TL

3 kişilik aile : 68TL

Rakamlarla İstanbul Akvaryum

  • 6.800 metreküp su hacmine sahip, toplam 64 adet tank,
  • 100 dönüm arazi içerisinde, toplam 22 bin m2’lik 2 katlı dev proje,
  • İstanbul Akvaryum’a ait 1.200 araçlık 32 bin m2’lik otopark alanı,
  • 6.000 m2’lik ziyaretçi alanı,
  • Karadeniz’den başlayıp Pasifik’e kadar uzanan 1,2 kilometre uzunluğundaki, özel temalı gezi güzergâhı,
  • Birbirinden ilginç türlerin bulunduğu yaklaşık 1.500 çeşit,toplam 15 bin adet deniz ve kara canlısı,
  • 2 adet 15 kişilik 6 akslı 5D sinema salonu, 7 ayrı film izleme seçeneği, rüzgâr, sis, su gibi efektler yaşatan sıra dışı sistem,
  • İstanbul Akvaryum içerisinde 470 m2’lik alana sahip hediyelik eşya birimi,
  • Gezi güzergahı üzerinde 3 kafe,
  • Bir tarafı Panama Kanalı manzaralı, diğer tarafı deniz manzaralı 1 adet restoran ,

Yeme – İçme

Ramazan olmasaydı eğer gezi güzergahları üzerindeki kafelerde oturabilirdik. Mesela ilk bölümü gezdikten sonra Emirgan Sütiş çıkıyor karşınıza. Dizaynı müthiş! Onun dışında denize nazır kafede bir şeyler de içebilirdik. Yeme içme noktalarının gezi alanlarına konulması iyi olmuş. Gezinin bitmesini beklemeden bir şeyler yiyilip içilebiliyor. Gezerken acıkıyor insan, çünkü akvaryum oldukça büyük!

Bizim Çektiğimiz Videolar

Fotoğraflar

Anlatacak çok şey var aslında :) Yazmakta biraz geç kaldığımdan bu minik dip notu en başa yazayım dedim.

Büyükada’da dolu dolu geçirilen iki gün bir gece. Uzun süredir  hayalini kurduğumuz bir Büyükada turu..

Ne zamandır istiyorduk Büyükada’ya gitsek bir gece kalsak, uzun uzun gezsek diye. O zaman aklımıza düşüverdi, evlilik yıldönümümüzde adaya neden gitmeyelim dedik. Bu sene bizim 5. senemiz de olunca, böyle güzel bir organizasyonla birleştiriverdik. Aylar öncesinden otelimizde yerimizi ayırdık ve 28 Mayıs’ı beklemeye başladık.

O gün geldiğinde hava yüzümüze gülmedi, kapalı ve yağdı yağacak gibiydi. Ama biz yılmayıp, bu iki günün çook güzel geçeceğine inanarak yola çıktık. Hava kötü olsa kaç yazar? Büyükada’ya gidiyorduk, iki gün geçirecektik.

Giderken

Kabataş’a vardığımızda saat 14.30′du en yakın gemi 16.00′da vardı. Napalım bekleriz derken aklımıza Dolmabahçe Sarayı’nı gezmek geldi. Tam sarayın bahçesine girmiştik ki uzunca bir turist sırasının olduğunu gördük. Vazgeçip çay bahçesine yöneldik ve gemimizin saatini beklemeye başladık. Vapur saatlerini kontrol etmeden çıkmıştık, bizim kabahatimizdi. Aslında ido.com.tr’den bakmamız lazımdı.

Saatimiz geldiğinde ido’nun değil de, yanındaki özel şirketin vapuruna binmeye karar verdik. ido’nun aksine bunda biletler kişi başı 5 TL. ama vapur oldukça konforlu.

Büyükada- Meziki Hotel

Büyükada Meziki Hotel

Adaya indiğimizde, hemen otelimizin yolunu tuttuk. Çünkü hava kararmaya başlıyordu. Otelimiz iskeleden biraz uzaktı. Böyle olmasını ben özellikle seçtim. Adanın iç kısımlarını daha çok seviyorum. Her tarafı sakin, sessiz ama iç kısımlar daha başka.

Otele doğru giderken farkettim ki çoğu evler tadilattaydı. Daha yaz sezonu açılmamıştı. Çiçekler bile doğru düzgün açmamıştı. Olsun, adadaydık ya, hiç farketmez. Hem hava kapalı olduğu için çok kişi de gelmemişti, ada bize kalmıştı işte fena mı? Rahat rahat bisiklet sürebileceğiz anlamına geliyordu bu.

Sakin, sessiz sokaklardan (biraz da iphone’daki map’in yardımı ile) otelimizi bulduk.

Tam hayalimdeki gibi, eski, yıllanmış bir konaktı burası. İçerisi buram buram yaşanmışlık kokuyordu. Hemen orada yaşadığımı hayal ettim.. Koca konak sadece bizim. Ne güzel olurdu!

Odamız deniz manzaralıydı. Komşularımız da martılar..

Otelin içi tarihi dokuya sadık kalınarak döşenmiş. Eski mobilyalar, büfeler, oymalı koltuklar.

Rüyada olmalıydım. Kaç aydır hayalini kurduğum şey gerçek olmuştu işte. Adada bir gün ve eski bir konakta. Hayaller gerçek olabiliyormuş. Bunu anladım :)

Odamıza yerleştikten sonra, hem yemek yemek hem de akşam adayı turlamak için dışarı çıktık. Akşam yemeğimizi deniz kenarındaki Konak Restoran’da yedik.

Bir şeyler içmek için Kahve Dünyası’na gidelim dedik ama saat daha 21.00 olmasına rağmen kimse yoktu. Kapanmıştı. Biz de deniz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturduk.

Sürpriz!

Otele dönüp odaya çıktığımızda eşim odadaki dolapları karıştırmaya başladı. “Hani trende dolapta atıştırmalık bir şeyler bulmuştuk belki burda da vardır, yanındaki komidine bakar mısın?” dedi. Ben de “Daha ilk geldiğimizde baktım, bak boş” derken içinde bir kırmızı bir kutu olduğunu fark ettim. İçini açınca bir de ne göreyim, canım kocam bana tek taş bir yüzük almış. Şok geçirdim. Çünkü eşim takıyı ve taşlı şeyleri hiç sevmez. Ama benim için almış. (Sözümüzde de taşlı yüzük takmıştı ama ben düşürdüm…)

5. yılımıza özel bir anımız daha oldu böylece..

Sabah – Kahvaltı

Kahvaltı için hazırırız..

Sabah kahvaltımızı bahçeye hazırlamışlardı. Öyle güzeldi ki..

Kediler de eşlik etti kahvaltımıza. Hatta eşimin sayesinde “ortak” oldular. Neredeyse çıkıp kucağımıza oturacaklardı. Kahvaltımı zor kurtardım :)

Kahvaltıdan sonra, yukarıya çıkıp, balkonda kahve keyfi yapmaya karar verdik. Martı sesleri eşliğinde uzaktan İstanbul’u izledik. Martılar ve arada geçen fayton seslerinden başka ses yoktu. Bu an hiç bitmesin derler ya.. Ama daha gezilecek bir ada vardı. Rehavete gerek yoktu.

Planımız bisiklet kiralayıp adayı turlamaktı. Ama hava da hafiften atıştırıyordu. Otelden ayrılma vakti gelmişti artık..

Bisiklet Turu

bisiklet turu

Ada meydanına geldiğimizde kalabalıklaşmaya başladığını gördük. Günlerden Pazar’dı ve millet adaya akın etmişti.

Hemen bir bisikletçi bulup fiyat sorduk, saati 5 TL dedi. Bir yerlerde oturalım çay vs içelim sonra kiralarız dedik. İskeleye yakın tam dondurmacıların karşısındaki balkon gibi yere oturduk biraz.

Geri dönüp aynı bisikletçiye fiyat sorduğumuzda saatinin 3 TL olduğunu öğrendik! :) Durur muyuz? Hemen kiraladık, sırt çantamızı da onlara emanet ettik.

Ada turumuz böylece başladı. Niyetimiz adanın etrafını dolaşmaktı. Ama yokuşlar insanı öldürüyordu malesef.

Büyük koruya kadar çıktık. Her yer et ve mangal kokuyordu. Uyarı olmasına rağmen! Bizim de yanımızda marketten aldığımız atıştırmalıklar vardı. Koruda onları yedik bir güzel. (Aclı dürüm lahmacun ve çikolata!)

Üstteki haritayı korunun meydanında mola verdiğimizde çekmiştim. Turumuz bittiğinde adada tam bir tur atmıştık. Aslında yarım tur oluyor. Adanın arka kısmını dolaşmadığımız için.

Bisikletleri emanet ederken 3 saat dolaştığımızı farkettik. Hava çok sıcak değildi, o yüzden bunalmamıştık. Yokuşlarda da pedal çevirmeden gitmek pek keyifliydi.

Artık gitme vakti gelmişti.. İki günlük kısa ama çok güzel bir ada tatili yapmıştık.

Dönerken aklımda acaba bir daha ne zaman geliriz sorusu vardı.

Sahi ne zaman gideriz;)


Created with flickr slideshow from softsea.

Gezmeyi çok seviyoruz ama arabamızı sattığımız için kışın bir yere gidemedik. Haliyle blogumuz bir kaç ay sessiz kaldı. Bahar da sağolsun nazlandıkça nazlandı, bir türlü havalar ısınmadı. Laleleri doya doya seyredemeden yağmurlar hepsini götürdü. Neyse ki mayısın ortasından itibaren havalar iyice güzelleşti. Biz de ısınma turlarına başladık. Geçen hafta sürekli ertelediğimiz Fethi Paşa Korusu ziyaretimizi gerçekleştirdik.

Evimiz önceden Beylikdüzü’ndeydi, şubat ayında Merter’e taşındık. Artık arabamız olmasa da -ki yakında tekrar olacak inşallah- gezmemiz daha kolay ve ekonomik oldu. Çünkü hem metrobüs, hem metro, hem de tramway hattı duraklarının kesiştiği yerde oturuyoruz. Geçen pazar günü aynı bugün gibi hava çok güzeldi. Fethi Paşa Korusu’na varana kadar yolculuk kısmı da güzel geçsin diye tramvayı tercih ettik. Diğerlerine nazaran en seyirli o gidiyor çünkü. Topkapı, Millet Caddesi, Aksaray, Sultanahmet, Gülhane, Sirkeci derken Haliç’in de üstünden geçip Kabataş son durağa kadar tıpış tıpış gittik.

Kabataş’dan Üsküdar motorlarına bindik. Fotoğrafını çekemedik ama boğazın ortasında kocaman bir yabancı gemi 10-15 m kadar yakınımızdan geçti. Dalgası bizi baya salladı. Yanımızda oturan turistler gemiyle baya alakadar oldular. Hemşehrileriydi belki de.

Üsküdar’a inince sahildeki parklardan yürüye yürüye koruya kadar gittik. Yolda diğer binaların arasında kendini belli eden harika beyaz ahşap bir eve rastladık. Bizi fotoğraf çekerken gören bir kaç teyze de evin güzelliğini görünce hayrete düştüler :) . Fethi Paşa Korusu’na dört beş sene önce üniversiteden arkadaşlarıma gitmiştim ama bu kadar büyük bir yer olduğunu farkedecek kadar gezememiştim. Bu kez eşimle altını üstüne getirdik :) Tabi bunun için önce karnımızı doyurduk, enerji topladık. Çünkü zorlu bir yürüyüş olacaktı. Fakat hem pazar günü hem de havanın sıcak olması yüzünden ziyaretçilerin sayısını dörde beşe katlamıştı sanırım. Korudaki sosyal tesisde bütün masalar doluydu. Yiyeceklerin satıldığı alanda uzun bir kuyruk oluşmuştu. Biz yemeği manzaraları yerde yeme fikrinden vazgeçip tesisin içinde zar zor bir masa bulduk. Yemeğimizi yeyip korunun içlerine doğru tura başladık.

Burası tam hayallerini kurduğum kendimi çimlerine yuvarlamak istediğim yerlerden biriydi. Doğal yeşilliği çok seviyorum. Rize’nin dağlarından gelen biri için İstanbul’un yol kenarlarındaki yeşil alanlarıyla yetinmek çok zor. En azından beni için öyle. İnişli çıkışlı doğal yeşil alanlar (bizim tabirimizle komalar) görünce dayanamıyorum. Fethi Paşa Korusu da tam anlamıyla doğal. İçinden araba yolu da geçiyor tabi ki, ama biz daha çok patika yolları tercih ettik.

iPhone’daki Photosynth uygulaması sayesinde biraz amatörce de olsa kolaylıkla 360 derece fotoğraflar çekebiliyoruz. Böylece gezdiğimiz yerleri size daha iyi gösterebileceğiz. Bu gezimizde de bir iki deneme yaptık.

Çekim yaparken insanlar dolaştığı için komik görüntüler ortaya çıkabiliyor malesef. Aşağıda yarısı olmayan hayalet bir adam bunlardan biri mesela :)

Korunun en yukarısında başka bir tesis vardı. Bahçesinde inşaat olduğundan orası pek hoşumuza gitmedi. Dolaşmayı tercih ettik. Aslında korunun tam ortasındaydık, boğaz arkanızdayken sağ tarafta (Üsküdara doğru) ve sol tarafta (Kuzguncuk’a doğru) gidilecek çok yer vardı. Korudan sonra Kuzguncuk’u dolaşmak istediğimizden tepeden sola doğru dolaşmayı tercih ettik. İnsanlar öbek öbek çimlerin üzerine uzanmıştı. Kimisi piknik yapıyor kimisi elele kolkola oturuyordu. Sık sık “hüoop! burası 25 T mi arkadaş?” diye kendimiz duyacak şekilde laf attık :D Sonra biz de harika bir patikanin kenarında çimlerle buluştuk.

Koru, her açıdan mükemmel bir manzaraya sahip. Hemen her yerden boğazı, Boğaziçi Köprüsünü görmek mümkün. İstanbul’un içinde böyle bir yer kaldığı için çok şanslıyız. Ama insanımız malesef kıymet bilmiyor. En azından bazıları. Korunun içinde çokfazla olmasa da çöpler, çekirdek kabukları vs vardı. Hadi çekirdek kabukları doğal, bir iki yağmur sonrasında ortadan kayboluverir, toprağa karışır ama poşetler ve su şişeleri öyle değil. Keşke biraz daha duyarlı olsak. Çöpü yere atmak nasıl bir beynin ürettiği fikirdir anlamış değilim.

Neyse moral bozmak yok :) Gelecek nesiller inşallah daha temiz olacak diye ümit ediyoruz. Tepeden aşağıya doğru indikçe asfaltın hemen üstünde başka bir çay bahçesine rastladık ve bize oldukça tanıdık geldi. Geçen sene ya da daha önce bir arkadaşımızın düğününe gelmiştik, hava deli gibi yağmasına rağmen hanım illa gezelim diye tutturmuştu. Arabamız biraz nazlı olduğundan yağmurlu havaları sevmiyordu. Onu bir yere park edip o sağanağın altında bu çay bahçesine gelmiştik :) )) Meğer koruya gelmişiz de haberimiz yokmuş o zamanlar.

İşte bu çaybahçesinden aşağı asfalta inince gezimizin büyük kısmı tamamlanmış oldu. Sonra yürüyerek Kuzguncuk’a vardık. Ekmek Teknesi dizisinin çekildiği sokaktan sezonun ilk dondurmasını aldık. Sonra otobüse atlayıp Çengelköy’e Çınaraltı kahvesini bulmaya gittik.

Çınaraltı Kahvesini elimizle koymuş gibi kolayca bulduk. Boğazın kenarındaki bu şirin mekan çok hoşumuza gitti. Ama kalabalıktan yer bulmak ne mümkün! Birileri kalkınca ortalardaki masalardan birini kapıverdik. Sonra başkaları kalkınca onların yerine geçtik. Bir kaç masa böylece ilerledik :) Tam denizin kenarına varamadık ama :) Burda güneşin batışına kadar oturduk. Böyle boğazın kenarındayken insan İstanbul’da yaşadığını anlıyor.

Hava karardıkdan sonra yavaş yavaş evimize doğru yola koyulduk. Dönüşte aynı güzergahı takip etmedik. Bu kez vapurla Kabataş’a değil Eminönü’ye geçtik. Balık ekmeklerimizi afiyetle yedik :) )) Gerçi daha çok ekmek yemiş gibi olduk. Adamlar azıcık özenseler, ekmeği ince tutsalar çok daha güzel olacak. Karnımızı da doyurdukdan sonra tramvaya atlayıp evimizin yolunu tuttuk.

Harika bir pazar günüydü. Bu pazar ise ancak bunları yazabilecek fırsat bulabildik. Hava güzel olmasına rağmen dışarı çıkamadık. Ama önümüzdeki haftasonu taa aylar öncesinden ayarladığımız özel bir ada gezisi bizi bekliyor :)

Kurban Bayramının 9 günlük tatilini değerlendirmek için Gönen’e gittik. (Balıkesir / Gönen) Bayramda havanın güzel olacağını da duyunca acaba gezmek için yakın yerlerden nerelere gitsek diye düşünmeye başladık. Erdek’e gidebilirdik, sahilinde oturup çay içebilirdik. Ama oraya gitmiştik. Görmediğimiz bir yer olsa güzel olur diye düşündük. O sırada eşimin aklına Marmara Adası geldi. Adada oturan (yani ailesi adalı olan) bir arkadaşı bile vardı. Hemen o arkadaşını aradı ve bayram boyunca orada olacağını öğrendi. Rotamızı belirlemiştik. Bayramda Marmara Adasını gezmeye gidiyorduk. İlk 2 gün olmazdı, bayramda akraba ziyaretleri, sonra kesilen kurban etlerinin elden geçmesi vs. gibi işler vardı.

Bayramın 3. günü sabah 8′de kalktık, kahvaltıda akşamdan kalan böreklerden yedik ve yola çıktık. Yolumuz uzundu, önce Erdek’e gidecek oradan gemiyle Marmara Adasına geçecektik. Eşimin arkadaşından öğrendiğimize göre saat 10.00′da bir gemi vardı. Erdek’e kadar kendi arabamızla gidecektik arabayı orada bırakıp adaya yaya olarak geçecektik.

Evden çıktığımızda günlük güneşlik olan hava Erdek’e yaklaşmaya başladığımızda kararmaya başlamıştı. Edincik’i geçer geçmez gelen kara bulutlar bizi korkutmaya yetmişti. Bir ara çiseleyen yağmur yüzünden “Acaba geri mi dönsek?” diye düşünmeye başlamıştık. Erdek’e girdiğimizde ise bastıran sağnak yağmur umutlarımızı iyice kırmaya yetmişti. Biraz arabada oturup yağmurun dinmesini bekledik.

Yağmur hafifleyince çıkıp sahildeki çay bahçelerine girdik. Hava biraz serinlemişti. İki çay söyleyip hem ısınırız hem ne yapacağımıza karar veririz diye düşündük. Bu arada bayramda iyice sardığımız satrançı oynamaya başladık…

(Rotamız)

Saat 10.00′a gelirken artık ne olursa olsun adaya gitmeye kadar verdik. Yağmur bile olsa gidecektik. Buraya kadar gelmiştik, çok da merak ediyorduk. Hiç olmazsa denizde yaptığımız yolculuk yanımıza kar kalır diye düşündük.

Erdek’ten adalara seferler yapan vapurlar Gestaş’a ait. Sitesinden sefer saatlerini ve nerelere gittiğini öğrenebilirsiniz. Ayrıca İstanbul İdo’dan da Avşa adasına yazın seferler oluyor. Avşa ve Marmara adası birbirine çok yakın.

Normalde Erdek – Marmara Adası 1,5 saat sürermiş. Biz Avşa’da çok beklediğimizden ve bütün adalara uğradığımızdan 2 saate yakın sürdü.

(Burası geminin ilk yanaştığı ada..)

Biz de bu arada bol bol fotoğraf çektik. Denizin kokusunun ve havanın tadını çıkardık. Gökyüzüne baktığımızda kara bulutların dağıldığını görüp iyice sevindik. Bu ada gezisi güzel olucaktı..


(Avşa adası limanı)

Avşa adasının limanında epey bekledik. Herhalde kaptanın bir tanıdığı gelecek diye düşündük. Avşa’dan sonra minik bir adaya daha yani Ekinlik adasına uğradık.

Ve nihayet Marmara Adası göründü..

Adada bizi eşimin arkadaşı Soner karşıladı. Bize kurabiye ve  tuzlu almış. Hemen limanın yanındaki çay bahçesine oturduk çaylarımızı söyledik. Yazın orası çok kalabalık oluyormuş. Biz gittiğimizde çok sakindi.

Çayımızı içerken ben yine fotoğraf çekmeye devam ettim. Ama içim yana yana.. Çünkü fotoğraf makinemi yanıma almamıştım o yüzden fotoğrafları iPhone ile çekmek zorunda kaldım.. Eşim de kendi telefonundan çekti. Yazıdaki fotoğrafların çoğu onun çektikleri.. Ben instagram uygulaması ile efekt yapıp yapıp web’e gönderdim..

Hava pırıl pırıl olmuştu. Eşimin arkadaşı, iyi ki yağmur yağdığını o yüzden havanın çok parlak olduğunu söyledi. Yola çıkarken biri korkutan yağmur bu sefer sevinmemize neden olmuştu. Çünkü havanın berraklığı nedeniyle yakındaki tüm adalar hatta neredeyse Tekirdağ bile görülebiliyordu..

Çay faslından sonra adayı turlamak için yola koyulduk. Saat 2′ye geldiğinden sade 2 saatimiz kalmıştı. Çünkü adadan ayrılan son gemi 16.00′daydı.. Biz de adada kalmaya niyetlenip gelmemiştik. Eğer niyetimiz kalmak olsaydı daha güzel yerlerini de görme şansımız olabilirdi. O yüzden adaya yazın da gelmek için kendimize söz verdik… Bir dahaki seferimiz yazın olucak ve inşallah kalacağız..

Hemen hızlı bir tur yapmak için eşimin arkadaşı bizi adanın en görülesi yerlerine götürdü.

Adada zeytincilik yapılıyor ve zeytin bahçeleri ile dolu. Bir ara burnumuza mis gibi zeytinyağı kokusu geldi. Marmarabirlik zeytinlerinin oradan çıktığını öğrendik. Ama herhalde kış olduğundan etrafta zeytinyağ satan pek yoktu. Zeytinlerin de tam toplanma mevsimiymiş. Dallardakiler kocaman ve simsiyahtılar. Dalından koparıp yememek için zor tuttum kendimi…

Marmara Adası Türkiye’nin 2. büyük adasıymış. 1. Büyük adası ise Gökçeada. Ona da geçen sene kamp yaparken gitmiştik.

Yolun bittiği denizin başladığı yer.. Denizin üzerindeki beton parçasından çektik bu fotoğrafı..

Marmara Adasının en güzel yeri.. Diğer adaların görünebildiği yer.. Havanın pırıl pırıl olmasına dua ediyoruz…

Son durağımız..

Ve saate bakıyorum 15.30. Geminin kalkmasına yarım saat var ve biz adanın bir ucundayız.. Acaba yetişebilecek miyiz derken çok şükür yetişiyoruz..

Güneş yavaş yavaş batarken biz de dönüş yoluna koyuluyoruz..

Yaza girdik, giriyoruz, hoop derken sanırım yaz bitecek fakat biz pek bir şey anlamayacağız. Çünkü geçen senelerin aksine bu sene maşallah bol yağışlı geçiyor mevsimler. İki üç gün güneş yüzü görüyoruz akabinde yağmurlardan sellerden başımızı kaldıramıyoruz. Nasip.

İşte böyle yağmurlu günlerden birinde cümbür cemaat İstanbul’dan Gönen’e (Balıkesir) doğru yola koyulduk. Bir süredir tedavi için İstanbul’da olan kayınvalidem ve kayınpederim memleketlerine dönerken biz de onlara katıldık. Yıllık iznimizin bir kısmını Gönen’de geçirelim dedik. Zaten kısa bir süre önce arabamızı sattığımız için geçen seneki gibi Çanakkale macerası yapma ihtimalimiz düşüktü. Yolda kayınpederin arabasında biraz acemilik çektik, 2. vitese geçerken sık sık çıkan gacırt sesi iki gece kulaklarımda uğuldadı durdu.

Gönen’e geldiğimizde pazar günü kayınbiraderimin Bursa’da LYS sınavı olduğunu öğrendik (zaten biliyordum, çaktırmayın). Çocukcağız tek başına gidip yurtlarda otellerde kalıp sınav stresi yaşamasın diye(!) eşimle biz refakat edelim dedik. Bursa’da çocukluk arkadaşımın evinde bir gece misafir kalırız, yabancılık çekmeden güzelce dinlenir ertesi gün de sınav yerini şakadanak buluruz dedik, izni kopardık.

Böylece benim bir iki hafta önce FriendFeed’de görüp ‘bu sene inşallah bu ağacı görmeye gideceğiz’ dediğim 600 yıllık çınarı görme planımın ilk aşaması başarıyla tamamlanmış oldu.

Geldikten bir gün sonra ayağımızın tozuyla bu kez Bursa’ya doğru tekrar yola koyulduk. Şahika Hanım yazma dediydi ama yazayım; ağacı internette araştırırken ‘İnkaya Köyü’nde diye geçiyordu. Biz de Google’dan bakınca Karacabey yakınlarında bir İnkaya Köyü olduğunu gördük. Gerçi internette ‘Uludağ yolu üzerinde’ diye de geçiyordu ama biz yine de şöyle bir uzanıp bakalım, nasılsa yol üstü dedik. Bursa yolundan sapıp İnkaya Köyü’ne doğru uzanıyorduk ki, asfalt bitip taşlı topraklı köy yolu karşımıza çıkınca ‘artiz ne arar la bazarda’ misali ‘burda uludağ yolu ne arar’ deyip yanlış yolda olduğumuza kanaat getirip gerisin geriye ana yola döndük.

İki saat olmadan Bursa’ya vardık. Çocukluk arkadaşım Mehmet Ali Kandemir’i navigasyonun verdiği geç bilgiler neticesinde biraz dolambaçlı da olsa bulduk. Evi şehir merkezinde olduğu için hemen evlerine gittik. Sağolsun annesi Ayten Yenge işini gücünü bırakıp bizim için gelmiş. Sofradaki yemekleri göz ucuyla süzerken bir yandan da hanımla kayınbiraderimin etli taze fasulyeye ne diyeceğini bakıyordum ki Ayten Teyze muhabbeti patlattı zaten. Bizimkiler ömürlerinde ilk defa etli taze fasulye yediler :) Yemek konusunda aşırı ‘cinis’ olan kayınbiraderim hiç gıkını bile çıkarmadan yedi maşallah.

Yemekten sonra kontrolü Kandemir’e (biz ona lisede soyadıyla hitap ederdik) bırakarak bizi 600 yıllık çınara götürmesini rica ettik. Meğer çok yakınmış. Gerçekten de Uludağ Yolu dedikleri yol üzerindeymiş. İnkaya köyü artık bir mahalle olarak geçiyormuş. Kandemir de 6-7 yıldır gitmemiş. Onun için de biz vesile olmuş olduk.

Yaşlı çınar, küçük dar sokakları olan mahallenin içine girip biraz yukarılara doğru çıkınca kocaman birer ağaç büyüklüğünde dalları ile hemen kendini gösteriyor. Altında setler halinde uzanmış masalar bulunuyor. En alt sette yolun kenarında otopark da var. Aracımızı oraya çekip çınarın yanına gittik. Yemşeyil yaprakları, yere paralel uzanmış kocaman dalları, Eyüp’de ve Sinanpaşa’da gördüğüm çınarlardan daha kocaman olan gövdesi ile önümüzde duruyordu mübarek. Kayınpederimin ‘talebeyken sıcak havalarda gelip o ağacın altında ders çalışırdık, her yer sıcakken orası püfür püfürdü’ dediği kadar vardı.

Ağacın ziyaretçisi de çoktu. Çay bahçesinin masaları epey doluydu. Garson gelecek diye baya bekledik diyebilirim. Ama beklemeye değerdi. Hava kararmak üzere olduğundan bir kaç yere daha gitmeyi düşünüyorduk ama aslında akşama kadar burda kalalım deselerdi ona da razıydım.

Hatıra fotoğraflarımızı çekip, çaylarımızı da içtikten sonra yaşlı çınara veda etme vakti geldi. Kandemir, fotoğraf çekmeye meraklı olduğumuzu bildiğinden hava kararmadan bol manzaralı bir yere götürmek istiyordu bizi.

Uludağ yolu doğal olarak Bursa’yı tepeden gören bir yoldu. Gidiş-gelişli, dar ve yokuş olan bu yol üzerinde arabalar vızır vızır gidip geliyordu. Yol kenarları yer yer beton korkuluklarla çevrelenmişti. Genişlediği yerlerde sıra sıra arabalar, motorlar park etmişti. Meğer buralar içki içenlerin müdavim olduğu yerlermiş. Esefle öğrendik. Öyle kabalalık idi ki rahatsız etmeden ve rahatsız edilmeden fotoğraf çekebilecek bir yer bulmakta baya zorlandık. Bir kaç denemeden sonra sadece bir kaç gencin bulunduğu bir yerde durduk. Eski bir binanın çatısı gibi bir yere çıktık. Manzara gerçekten müthişti. Tüm Bursa ayaklarınızın altında idi. Hava da neredeyse kararmak üzereydi. Ufuklar kızarmaya başlamıştı.

Fotoğraflarımızı çekip ayrılıyorduk ki bir anne kedi ve emzirdiği iki yavrusunu gördük. Etrafda da bir kaç yavru daha vardı. Bir ara dördünü bir karede yakalamayı bile başardık. Çok sevimlilerdi.
IMG_6542 IMG_6562

Hava karardığında şehir merkezine indik. Emir Sultan Hazretlerinin türbesi de yakınlardaymış. Bursa Rize gibi, her yer yakın :) Yeşil Türbe’yi ve Emir Sultan Hazretlerinin türbesini ziyaret ettik. Bundan dört sene önce, henüz nişanlıyken de kayınbiraderim ve Şahika Hanım’la minik bir Bursa gezisi yapmıştık. Henüz bahar başıydı ve çok yağmurluydu. O ziyaretimizde Osman Gazi ve Orhan Gazi büyüklerimizin de türbelerini de ziyaret edebilmiştik. Bu kez nasip olmadı. Ertesi gün sınava girecek olan kardeşimizi daha fazla yormamak için bu ziyaretlerden sonra eve döndük.

Ertesi gün Ayten Yengemiz nezih bir kahvaltı ile bizi uyandırdı. Rize’den gelmiş mis gibi terayağlarını rejim mejim demeyip ekmeğe sürüp sürüp yedik. El yapımı reçeller, pekmezler de arada geldi gitti. Sağolsun kayınbiraderimizin kafasına fazladan glikoz gitsin deyi uğraştı kadıncağız.

Kahvaltıdan sonra vakitlice gidip sınav yerini bulalım istedik ve yengemizle helalleşip hayır dualarını alıp vedalaştık. Kandemir bizi kolayca sınav yerine ulaştırdı. 30-40 dakika erken gitmiş olmamıza rağmen çocukları içeri almaya başlamışlardı bile. Kayınbiraderimize başarılar dileyerek onu yerine uğurladık. O içerde ter dökerken Kandemir bizi Ulucami’ye götürdü. Erken saatte Ulucami’ye gitmek oldukça avantajlı oldu, çünkü içeride sadece 2 kafilecik vardı. Rahat rahat dolaşıp fotoğraflarımızı çektik. Çaktırmadan rehberi de dinledik. Bir kaç saat sonra tekrar geldiğimizde içeride turistten adım atacak yer kalmamıştı.

Ulucami’den sonra yürüye yürüye o büyük caddeyi turladık. Pazar günü öğlen saatine kadar ortada kimsecikler yoktu. Halbuki bir gün önce aynı caddede deli gibi trafikte navigasyonun garip direktifleri ile boğuşuyorduk.

Kandemir bizi -malesef adını not almadığımız- güzel bir simitçiye götürdü. Bir köprünün girişindeki bu simitçi köprü seviyesinden aşağıya doğru üç katlıydı ve en alt katı tertemiz derenin hemen kenarındaydı. Hatta bir kaç metre ileride minik bir şelale bile vardı. Derenin şelaleden aşağısının elden geçtiği belli idi, suyu hafif, zemini pırıl pırıldı. Kandemir, bir kaç sene öncesine kadar bu suyun çok pis aktığını, sonradan belediyece temizlenip bu hale getirildiğini söyledi. Simitçi için harika bir manzara idi doğrusu.

Dere kenarında çayımızı da içtikten sonra kardeşimizi sınavdan almak üzere Çirişhane’deki okuluna geri döndük. Onbeş yirmi dakika bekledikden sonra çocuklar tek tük çıkmaya başladı. Bizim ki de aralarından süzülüp yanımıza geldi. Çok şükür sınavı iyi geçmişti. Bu bu seneki üniversiteye giriş sınavlarının sonuncusuydu. Bir hafta önce de yine Bursa’da sınava girmişti. Bir ay önce de Gönen’de sınava girmişti. YÖK sınav işlerini iyice karışık hale getirdi, hayırlısı. Kayınbiraderimizin morali iyi olduğundan keyfimiz hiç bozulmadan Bursa gezimize devam ettik.

Aslında gezimizin sonuna yaklaşmıştık. Kandemir karnımız acıkana kadar oyalanalım diye yeni açılan alışveriş merkezini gezdirdi. Zil sesleri duyulmaya başlayınca Heykel’deki çok güzel restoranlardan birine gittik. Burası İskender Kebabı’nı en güzel yapan yerlerden üçüncüsüymüş. Bence birinci bile olabilirdi zira enfes bir yemek yedik. Diğer iki restorana da gitmek isteriz tabi, onlar da başka sefere inşallah.

Yemeğimizi yedikden sonra Kayınbiraderle birlikte kısa bir Ulucami gezisi daha yapıp gezimizi sonlandırdık. Kandemir’le helalleşip vedalaştık. İnşallah bir dahaki Bursa ziyaretini düğün için yapacağız, bu sözü verdi sayıyoruz. Yani biz bu şartı koyduk. Nasip!

Bir buçuk saatlik bir dönüş yolculuğunun ardından kızancıkları sağ salim ana babalarına kavuşturmanın verdiği huzurla kendimi kanepelerin koltukların üzerine attım diyordum ki, evdeki hanımdudular park park diye tutturdular….

Rumeli Feneri

Havaların ısınmasını da fırsat bilip geçtiğimiz haftasonu Rumeli Feneri’ne gitmeye karar verdik. Bir nevi İstanbul’un sonuna gittik, çünkü orada İstanbul bitiyor ve başka bir güzellik başlıyor sanki. Şehirden çok uzakta değil ama sanki şehirde de değil. Yanıbaşımızda ne güzellikler varmış da biz bilmiyormuşuz meğerse. İstanbul’da oturup da şehrin kalabalığından sıkılıp “yeşiiil” diye feryat edenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer bence Rumeli Feneri.

Nasıl Gittik?

rumelifeneri_map

Rumeli Feneri’ne gitmenin en güzel yolu sahil yolu. Tabi kendi arabanızla gidiyorsanız. Bir yanınız sahil bir yanınız da muhteşem yalılarla dolu oluyor. Ben şahsen sahilden çok evlere bakmayı tercih ettim. Hele Sarıyer’de evlerin güzelliği beni benden aldı..

Eşim arabayı sürdüğünden ben evlerin ve manzaranın bol bol fotoğrafını çekme fırsatını buldum. Hatta bir ara trafik tıkandı ağır ağır giderken fotoğraf çekmem daha kolay oldu.

Rumeli Feneri’ne gitmek çok kolay, Rumeli Kavağı’na kadar sahil yolunu takip ediyorsunuz. Sonra içeri doğru biraz gidiyorsunuz. Tabelalar size yolu gösteriyor zaten. Rumeli Kavağı’ndan sonra Rumeli Feneri oldukça yakın. Hatta o tarafa gitmişken 3. köprünün yapılacağı Garipçe köyünü görme fırsatı da bulabilirsiniz.

Rumeli Feneri ve Kalesi

IMG_6413 IMG_6444

Beldeye geldiğinizde sizi fener karşılıyor. Fenerin hemen dibinde bir çay bahçesi var. İçinden balık kokuları da gelen bir restoran aynı zamanda. Kahvaltımızı yapıp çıktığımızdan karnımız acıkmamıştı biz de birer çay içip manzaranın keyfini çıkarmaya başladık.

Balık kokuları bizi kendimizden geçirirken “balık ekmek” fikri aklımıza düşmüştü. Ama daha keşif yapacaktık. Etrafı dolaşmaya çıktığımızda Fenerin az ilerisindeki Rumeli Kalesi’ni farkettik. Hemen oraya yöneldik. Kalenin içinde muhteşem bir manzara bizi bekliyormuş meğer. Kalenin içinde kolazyuma benzer bir yapı var. Pencerelerinden denizi izlemek mümkün. Asıl manzara buradaydı..

Biz de söylemesi ayıp yanımızda ıspanaklı pidemizi ve meyve suyumuzu getirmiştik. Manzaraya karşı pidelerimizi mideye indirdik. Anlatılmaz yaşanır derler ya, o manzara aynen öyleydi.. Kalenin denize bakan pencerelerinin birine oturduk ve manzaranın tadını çıkardık. Deniz ayaklarımızın altındaydı sanki. Hava çok rüzgarlıydı ama yine de çok güzeldi. Maviye ve yeşile doyduğumuz anlardı..

IMG_6457 IMG_6458

Otururken aklımıza bir muziplik geldi. Kalenin pencerelerinden birinin içinde bir oyuğa not sakladık. Bulan kişi bize ulaştığında ona bir hediyemiz olacak. Bakalım kim bulup notun fotoğrafını bize yollayacak, merakla bekliyoruz..

IMG_6449

Kaleye doyunca (aslında doymadık ama görmek istediğimiz başka yerler de vardı) arabamıza atladık biraz daha ileri gidelim dedik. Karşımıza Golden Beach Club çıktı. Bungalow evlerin olduğu güzel bir koy burası. İstanbul’dan çıkamayanlara kısa süreli bir tatil yapmak için ideal bir yer bence.

Kilyos

Rumeli Feneri’nden ayrılmaya karar verdiğimizde rotamızı Kilyos’a çevirdik. Bu civarda merak ettiğimiz ikinci yerdi Kilyos. Çok Film Hareketler Bunlar’da izlediğimiz “300 Kilyoslu” fragmanından sonra daha da merak eder olmuştuk. İzleyenler bilirler..

Navigasyonumuzdan Kilyos’u bulduk yola çıktık. Bu arada benzinimiz alarm vermeye başladı. Etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Kilyos’ta vardır mutlaka deyip çam ağaçlarının arasından yolumuza devam ettik.

Kilyos’a yaklaştığımızda bir gözümüz benzin göstergesindeydi. Çünkü etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Artık durup gördüğümüz ilk insana sormayı düşündük. Sorduğumuzda en yakın benzincinin Sarıyer’de olduğunu öğrendik!

Yani Kilyos’ta benzinlik yok, buna göre tedbirinizi alıp gidin..

Gezentigiller’in olduğu yerde macera vardır tabi. Benzin lambası yandığında km’yi sıfırladık. 30 km daha gidebileceğimizi ümit ederek Kilyos’a vardık. Oralara kadar gidip meşhur sahilini görmeden dönmek olmaz deyip kalan benzinimize de güvenip sahile doğru yola koyulduk.

Bu arada hava çok sıcaktı canımız dondurma çekti. Magnum’un Gold’unu da ilk kez orada tatma şansı bulduk. Müthiş bir lezzetmiş!

Dondurmalarımızı yiyerekten Kilyos’un sahiline doğru gittik. Karşımıza ultra lüks evler çıktı. Bana biraz Village filmini anımsatsa da (filmi izleyenler bilirler ki köyde yaşayanlar etraftaki dünyadan habersizdiler) evler çok güzeldi.

Ne yazık ki, benzinimizin bitmesinden korkarak sahile varmadan geri dönmek zorunda kaldık.

Şimdi yeni rotamız benzinci idi. Vardığımız ilk yerleşim bölgesinde benzinci sormaya başladık, kimisi geçmişsiniz geri dönün dedi, kimisi daha var ileride dedi. Böyle dönüp dolaşıp benzinimizi son damlasına kadar harcayıp benzinciyi bulduk..

Sarıyer ve Aşk-ı Memnu Evi..

IMG_6476 IMG_6479

Dönüşte Sarıyer sahiline vardığımızda gözlerimiz Aşk-ı Memnu’nun çekildiği evi aradı. Dizinin fanatiği olduğumuzdan değil, evi güzel bulduğumuzdan(!). Evi farketmek zor olmadı, çünkü evin önü oldukça kalabalıktı. Belli ki içeride film çekiliyordu meraklı halk da içeriden bir oyuncu çıkar mı acaba diye bakıyordu. Biz de arabamıza uygun bir yer bulup o meraklı halkın arasına katıldık. Aşk-ı Memnu evi önünde fotoğraflar çektik. Evin yanındaki sokaktan gidip evin bahçesine ulaşmaya çalıştık ama mümkün değilmiş. Dizide bahçeden çıkıp o yan yola vardıklarını görmüştük ama montajmış ya da bahçe daha yukarılarda bir yerde yola çıkıyormuş demek ki..

Günün Sonu Eminönün’de Balık Ekmek

IMG_6481 IMG_6482

Günün sonuna doğru artık karnımız acıkmaya başlamıştı. En son Rumeli Feneri’nde balık ekmek düşmüştü aklımıza. Sarıyer’de balık ekmek yapan yere rastlayamadık. Eminönü’ne gidelim orada mutlaka vardır diyip yola çıktık.

Sahilden biraz trafiğe takılarak Eminönü’ne vardık. Herkes arabasını köprünün üzerine bırakmıştı. Biz de bırakalım dedik ama çekerler diye arabadan da fazla uzaklaşamadık. Köprünün üzerinde balık ekmeğimizi yedik. Ekmeklerimizden martılara da atarak..

Güzel bir İstanbul gezisi oldu. İstanbul’un içindeydik ama sanki dışındaydık da. Şehrin kalabalığından uzak, sakin, huzurlu yerlerdi gittiğimiz. İstanbul’da yaşayıp da sıkıldım, bunaldım diyenlere güzel bir alternatif bence Rumeli Feneri. Arabanız yoksa bile İETT oralara kadar gidiyormuş. Her yerde duraklarını gördüm. Herkese İstanbul’un sonunu görmeyi tavsiye ediyoruz..

Bunlar bizim çektiğimiz fotoğraflar:

Bu da benim fotoğraflardan oluşturduğum bir klip:

yildiz_lale1

Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul’un lalelerini görelim, solmadan fotoğraflarını çekelim diye Yıldız Korusuna gidelim dedik. Evlendiğimizden beri (bu sene 4 olacak) Lale zamanı onları fotoğraflıyoruz. Her sene Emirgan korusuna giderdik bu sefer Yıldız Korusundaki laleleri fotoğraflayalım dedik.

Hava bahar olmasına rağmen biraz serindi. Bahara göre giyindiğimizden biraz üşüdük. Ama lalelerin ve ortamın güzelliği bizi bizden aldı.

Yıldız Korusu’na eğer arabanızla gittiyseniz günlük otopark ücreti 5 lira. Böylece Beşiktaş’ın göbeğinde otopark aramak zorunda kalmıyorsunuz. Ancak koruya arabalar girmese, sadece yürüyüş yapılsa daha güzel olur diye düşündük.

Tam bir yandan laleleri çekip, bir yandan da yürürken Yıldız Şale’yi gördük. Müze kartımıza güverenek içeri gireriz nasılsa dedik ama Müze kartımızın orada geçmediğini öğrendik. Olsun bu güzelliği görmeden gitmek olmaz deyip girmeye karar verdik. Haftasonu ziyaret 2tl. Bu güzellikten kendinizi mahrum bırakmayın.

yildizsale4

YILDIZ ŞALE

Yıldız Şale köşkü, Sultan Abdulhamid Han tarafından yabancı konukları ağırmalak için yaptırılmış. Bu köşte yabancı devlet devlet adamları ağırlanmış. Köşkün 60 tane odası bulunuyor.

Şale ne demek diye şöyle bir araştırdım, Chalet kelimesinden geliyor ve dağ evi, misafir evi, köşk anlamına geliyor..

Bir rehber eşliğinde gezdiğimiz Yıldız Şale köşküne girer girmez büyülendim. Her sarayda ve Osmanlı’nın eserlerinin bulunduğu her yerde olduğu gibi değişik bir atmosfere girdim sanki. Dolmabahçe sarayının yanından geçerken de aynı hissi yaşarım, Sultanahmet’te dolaşırken de..

Yıldız Şale’de öyle büyüledi beni.. Odalarında dolaşırken, acaba burada uyanmak nasıl bir duygudur diye düşünmeden edemedim.. Köşkün kokusu eskiyi hatırlatır gibiydi.. Keşke bir zaman makinesi olsa da oranın yaşayan halini görebilseydik diye geçirdim içimden..

Fotoğraf çekmek yasaktı ama ben kendime engel olamadım. Boynuma astığım fotoğraf makinemin düğmesine baktım rehberimiz bana bakmazken. Pek odaklanamadım ama. Odaları çektim, perdeleri, halıları, tavanları. Fotoğraflara bakıp bakıp hatırlamak için o güzellikleri.

yildizsale1
(Dünyanın en büyük el dokuma halısının olduğu oda. Halının ölçüleri 400 m2′yi geçiyormuş..)

yildizsale3
(Konukların ağırlandığı bir başka salon..)

yildizsale2
(Odalar çini sobalarla ısınıyormuş.)

yildizsale5

(Dediğim gibi fotoğraf çekmek yasaktı ve ben kendime engel olamadım. O yüzden detaylı çekim yapmak istesem de yapamadım..)

Yıldız Şale’den hiç çıkmak istemedim, zorla çıkardılar tur bitmişti ne yazık ki.. Bir daha gitmek istediğimi belirterek ayrıldım oradan..

yildizkorusu2

Bir yandan laleleri fotoğraflayıp bir yandan parkı gezerken yorulmuştuk. Malta Köşkünün bahçesine oturup dinlenelim dedik. Son durağımız da Malta Köşkü oldu. Sıcacık çayımızı yudumlayıp pastamızı yerken yazın bu parka bir daha gelelim dedik..


Created with flickr slideshow.

sakli_deniz3

Gezentigiller olarak kışın gezmelerimize ara verdik. Ufak tefek gezmelerimiz olsa da, soğuk, yağmur çamur bizi gezmekten alıkoydu.

Baharın kendini hissettirmeye başladığı şu günlerde biz de kendimizi dışarı attık. Üzerimizde biraz kırıklık vardı ama güzel havayı görünce dayanamadık. Gönül bir boğaz sefası yapmak isterdi ancak boğaza oldukça uzak olduğumuzda, haftasonu trafiğini de çekmek istemediğimizden yakın yerlere bakalım dedik.Malum Beylikdüzünde oturuyoruz…

Cumartesi günü bir toplantıya katıldıktan sonra, daha önceden duyduğum “Saklı Deniz” isimli yeri keşfetmeye karar verdik. Beylikdüzünde oturuyorsanız eğer bilirsiniz, sahilde çay içmek için Büyükçekmeceye gitmelisiniz. Halbuki Beylikdüzünün de bir sahili var. İşte o sahilde Kavaklı denen bölgede saklanmış “Saklı Deniz”.

Yeşilliklerin içinde, deniz doğru yayılmış masalara oturuduk. Semaverde çayımız da geldiğinde keyfimize diyecek yoktu.

Mekanda kendin pişir kendin ye hizmeti de veriliyor. İsterseniz mangalı yakıp, orada satılan et ürünlerini pişirebiliyorsunuz. (Ben sorudm dışarıdan et getirilemiyormuş. Yasakmış..) Mangal yapmak istemeyenler atıştırmalık menülerden faydalanabilirler. Tost, sosis, patates kızartması gibi.. Açık büfe kahvaltı hizmeti de veriliyormuş.
Mekanın açık ve oldukça geniş bir otoparkı da var.

Havalar daha tam ısınmadığından, ağaçların da hepsi yeşermediğinden daha pek kalabalık değildi. Yazın epey bir müdavimi olacağı kesin.

sakli_deniz2

Tam denizin kenarına kurulmuş masalarda, ister mangal yapın, isterseniz semaverden çayınızı yudumlayın. O sırada gelen ördeklere de bir şeyler atmayı unutmayın olur mu?

Mekanın web sitesi de mevcut: http://www.saklideniz.com

sakli_deniz1

sakli_deniz4

sb_rize

Boşuna sitemizin adını gezentigiller değil. Biz gerçekten çok gezentiyiz. Yağmurmuş çamurmuş, hava soğukmuş hiç etkilemez bizi. Biz gezmemize bakarız. Laf aramızda aile arasında da çok gezen olarakta biliniriz. “Sizi gezentiler sizii” sözü bizi tanımlar adeta.

Kamp yazılarımızı yazmaya devam edeceğim. Ama sıcağı sıcağına Rize’yi yazmaya karar verdim.

Aylar öncesinden Rize’ye uçak bileti almıştık. Ben gitme vakti yaklaştıkça kocamın başının etini yemeye başlamıştım. Bu mevsimde Rize’ye mi gidilir, çok soğuktur oralar, ülkemizin en kuzey doğusuna gidiyoruz, donacağız gibi bir sürü cümle kurmuş ama kocamın çocukluğunun orada geçtiğini unutmuştum. Hatta gitmeden önce iddiaya bile girdik. Ben çok soğuk olacak kesin donacağız dedim.

O gün geldi çattı, biz korkarak Sabiha Gökçen Havalimanına gittik. Tarihe not düşmeliyim ki şu sıralar domuz gribi salgını var. Toplu yerlerden korkar olduk.

Bizim çıktığımız yolculuklarda başımıza komik ve aklımızda kalıcı olayların gelmesiyle de ünlüyüzdür. Bu gezimizde de unutulmayacak hatıralarımız oldu.

Gidiş yolundan başlayayım anlatmaya..

Biz malum Beylikdüzünde oturuyoruz, bunun için bir yere yetişmemiz gerektiğinde 2-3 saat öncesinden çıkarız. Şehrin taaa bir ucunda olan Sabiha Gökçen Havaalanına gitmek için de saatler öncesinden çıktık ki yetişebilelim. Ama İstanbul trafiği malum ne hikmetse yağmur “şıp” dedi mi tıkanır. O gün de tıkanmıştı. Biz Taksim’deki Havaş’a yetişebilmek için koşturmak zorunda kaldık. Her saat başı servis vardı fakat biz 17.00 servisine binmeliydik, netekim uçağımız 19.30 ‘da kalkıyordu.

İşte zincir burada başladı.

Biz Havaş’ın önüne geldiğimizde saat 17.03 idi ve servis hala kalkmamıştı. Sebebi ise çok yolcu olması ve ayakta yolcu taşımamalarıydı. Küçük çaplı bir kriz yaşandı ve bu kriz bizim işimize geldi. Normalde o kriz olmasa servise binemeyecektik muhtemelen uçağı da kaçıracaktık..

Akşamüzeri iş çıkış saati olduğundan trafik oldukça yoğundu. Sabiha Gökçen’e vardığımızda saat 18.30′du. Karnımız açtı bir şeyler yiyelim derken bir yere oturduk. Rehavet çökmüş üzerimize, yanımızda götürdüğümüz minik laptopa bakalım resim çekinelim derken laptop’un saatine bakmamızla rengimizin atması bir oldu. Çünkü saat 19.30 olmuştu. E bizim uçak da 19.30′da kalkıyordu. Daha bunun güvenlikten geçmesi var derken koşa koşa yolcuların alındığı yere gittik.

Olaylar zinciri devam ediyor burada..

Neyse ki o gün havaalanı çok kalabalık olduğundan uçak da rötar yapmış haliyle.. Uçağı kaçırmamış olduk. Hatta küçük çağlı bir krizde orada yaşandı. Rötar yapan Trabzon uçağı ama hiç bir ekranda yazmaması yolcuları oldukça sinirlendirmişti. Bağırışmalar oldu. Bir süre sonra kapılar açıldı ve uçağa götürüldük..

Yolculuk sorunsuz geçti. Uçaktan iner inmez hayatımda gördüğüm en şiddetli yağmur karşıladı bizi. Ben soğuktan donacağımı düşünüp şalıma sarınmıştım ki havanın soğuk olmadığını farkettim.

Buraya bir not daha düşeyim: Rize’ye uçakla gitmek isteyenler Trabzon havalimanından Havaş ile otogara gidip oradan Rize otobüsüne binebilirler ya da alana çok yakın olan Prens Kale firmasının yazıhanesine gidip oradan otobüse binebilirler.

Uçaktan indikten sonra 1 saatlik Trabzon-Rize arası yolculuğu bizi bekliyordu.

Rize’ye vardığımızda da farkettim ki üşünüyorum ve hava bir sonbahar havasına göre oldukça ılıktı. İddiayı da kaybetmiş oldum böylece. Ama sesimi çıkarmadım.. Tıp!

Gelelim Rize’nin  Sonbahar’da gezilebilecek yerlerine. Hava hep yağışlıydı. Bu tahmin edilebilen bir durum sanırım. Yaz olsaydı eğer Ayder’e giderdik. Bu sefer Kale’ye ve Ziraat’e bile gidemedik. Eğer Rize’ye ilk gidişimi yazsaydım o zaman çok yer gezmiştik. Başka zaman onları da yazarım.

Rize’de gitmeyi en sevdiğim yer eşimin köyüdür. Oraya gidince Rize’ye gittiğimi anlarım. Çay bahçeleri var orada. Çay bahçesi deyince yanlış anlaşılmasın çayın yeşil olarak bulunduğu ve toplandığı yerden bahsediyorum. Bu sefer köye gittiğimizde taze kestane topladık. Kiviler ve mandalinalar olmaya başlamıştı. Onları toplayamadık ne yazık ki. Topladığımız kestaneleri sobada pişirip yedik.

Köyde en çok sevdiğim şeylerden biri de erkenden kalkmak ve zamanın hiç geçmemesi. Yetişilmesi gereken yerler olmadan sakin sessiz bir hayat. Orada sürekli yaşayamam biliyorum ama arada bir gidip o sakinliği yaşamak çok güzel oluyor. İnsanın sakin yerlerde akrabası olması çok güzel. Yoksa hayatı koşturmacadan ibaret sanıp yok olup gideceğiz..

Rize’de köyden başka şehirde de vakit geçirdik. Mesela bir gece dışarıda deli gibi yağmur yağarken deniz kenarında minik bir ahşap klube-cafe’de eşimin kuzenleri ile oturduk.

Ve geri dönüş..

Olaylar zinciri peşimizi bırakmamıştı anlaşılan.

Eşimin bir gün önceden çantasını köyde unutması ve dönüş uçak biletimizin de o çantada olmasıyla biz internetten check-in yapamadığımızdan dolayı dönüş uçağımızın 2 Kasım olduğunu bilemeyip hep “salı günü dönüyoruz” dediğimizden uçağımızı kaçırmıştık..

Biz sürekli dönüş günümüz “salı günü, salı günü” derken meğer bizim dönüş biletimiz 2 Kasım pazartesi gününe aitmiş.

Apar topar uçak biletlerine baktığımızda malesef bize uyan bir saat bulamadığımızdan otobüs ile dönmeye karar verdik. O zamana kadar “uçakla 1,5 saatte döneceğiz oley” diye sevindirik olan benim hayallerim duya düşmüştü.. 18 saatlik otobüs yolculuğundan kaçış yoktu..


Created with flickr slideshow.

Bu gün, tüm şehitlikleri ziyaret etmeye çalıştık. Kabatepe’deki Ana Tanıtım Merkezi’ne uğrayarak broşür ve bilgi alarak başladık. Durak yerlerinden biri olan Kabatepe Müzesi kampın hemen yanında olduğu için orayı ana tanıtıma gitmeden önce dolaştık.

Tabi ki bize verilen haritadaki tüm noktaları göremedik, tek tük de olsa tabelasını farkedemediğimiz yerler oldu. Bir turla gitmiş olsak rehberler sayesinde daha doyurucu bilgiler alabilir ve eksiksiz dolaşabilirdik ama kendi aracımız olduğu için biraz da geç kalktığımız için kendi başımıza gidelim dedik. Yine de 30′a yakın şehtliği ve anıtı ziyaret ettik.

Şehitliklerimizi ziyaret etmek, onların savaştığı alanları, siperleri gözlerimizle görmek, isimlerini levhalardan okumak gerçekten çok değişik duygular içerisinde bırakıyor insanı. Çocukluğumuzdan beri okuduğumuz, küçükken resimlerini çizdiğimiz şehitlerimiz işte bu topraklarda canlarını vatan için, millet için, bizim için feda eylemişti. Yaşları 14′den başlıyordu. Ben en küçük 18 yaşında bir şehidimizin ismine rastladım ama arkadaşlarım 14 yaşında şehit olmuş kardeşlerimize de rastlamış.

Köyünü, anasını, babasını, oğlunu, kızını, kardeşlerini, okulunu, geleceğini terk edip elinde silah cepheye koşmuş bu imanlı ceddimiz olmasa biz bu topraklarda rahat rahat dolaşıp yiyip içip gülebilir miydik. Allahü Teala hepsinden razı olsun, hepsine gani gani rahmet eylesin, bizleri de şefaatlerine nail eylesin inşallah.

Siperler arası mesafe 8-10 m iken düşman askerlerinin mezarlıklarının da şehitliklerimizle burun buruna olması tabi ki doğal bir netice. Elimizden geldiğince onları da fotoğrafladık. Keşke binlerce km uzaktan gelip vatanımıza göz koymasalardı. Geldiler, bedelini de ödemek zorunda kaldılar. İbret!

Ziyaret ettiğimiz şehitliklerimiz ve anıtların isimleri ve fotoğraflarını aşağıdaki galeride görebilirsiniz:

1. Kabatepe Ana Tanıtım Merkezi
2. Kabatepe Müzesi
3. Anzak Koyu
4. Mehmetçiğe Saygı Anıtı
5. 48.ci Alay Şehitliği
6. Kanlısırt
7. Yüzbaşı Mehmet Şehitliği
8. Lone Pine
9. Kesikdere Şehitliği
10. 57. Alay Şehitliği
11. Mehmet Çavuş Anıtı
12. Arıburnu Yarları
13. Mesudiye Topu ve siperleri
14. Orman Müdürü Anıtı
15. Conk Bayırı
16. (Kabatepe Yemek Molası)
17. Alçıtepe Bakkal Sami Müzesi
18. Son Ok Şehitliği
19. Sargı Yeri Şehitliği
20. Nuri Yamut Anıtı
21. Abide
22. Ertuğrul Tabyası
23. Yahya Çavuş Şehitliği
24. Şahindere Şehitliği
25. Soğanlıdere Şehitliği
26. Namazgah Tabyası
27. Seyit Onbaşı Anıtı
28. Kilitbahir Kalesi

Ayrıca aşağıdaki yerlerin de fotoğraflarını bulabilirsiniz.

* johnstons jolly
* quins post
* royal navi battleship
* the nek
* walkers ridge


Created with flickr slideshow.

Sayfalar

Kategoriler

Blogroll

Etiket Bulutu

Son Yorumlar

ads

Twitt

Linkler