Browsing all articles in Gezi

Yaza girdik, giriyoruz, hoop derken sanırım yaz bitecek fakat biz pek bir şey anlamayacağız. Çünkü geçen senelerin aksine bu sene maşallah bol yağışlı geçiyor mevsimler. İki üç gün güneş yüzü görüyoruz akabinde yağmurlardan sellerden başımızı kaldıramıyoruz. Nasip.

İşte böyle yağmurlu günlerden birinde cümbür cemaat İstanbul’dan Gönen’e (Balıkesir) doğru yola koyulduk. Bir süredir tedavi için İstanbul’da olan kayınvalidem ve kayınpederim memleketlerine dönerken biz de onlara katıldık. Yıllık iznimizin bir kısmını Gönen’de geçirelim dedik. Zaten kısa bir süre önce arabamızı sattığımız için geçen seneki gibi Çanakkale macerası yapma ihtimalimiz düşüktü. Yolda kayınpederin arabasında biraz acemilik çektik, 2. vitese geçerken sık sık çıkan gacırt sesi iki gece kulaklarımda uğuldadı durdu.

Gönen’e geldiğimizde pazar günü kayınbiraderimin Bursa’da LYS sınavı olduğunu öğrendik (zaten biliyordum, çaktırmayın). Çocukcağız tek başına gidip yurtlarda otellerde kalıp sınav stresi yaşamasın diye(!) eşimle biz refakat edelim dedik. Bursa’da çocukluk arkadaşımın evinde bir gece misafir kalırız, yabancılık çekmeden güzelce dinlenir ertesi gün de sınav yerini şakadanak buluruz dedik, izni kopardık.

Böylece benim bir iki hafta önce FriendFeed’de görüp ‘bu sene inşallah bu ağacı görmeye gideceğiz’ dediğim 600 yıllık çınarı görme planımın ilk aşaması başarıyla tamamlanmış oldu.

Geldikten bir gün sonra ayağımızın tozuyla bu kez Bursa’ya doğru tekrar yola koyulduk. Şahika Hanım yazma dediydi ama yazayım; ağacı internette araştırırken ‘İnkaya Köyü’nde diye geçiyordu. Biz de Google’dan bakınca Karacabey yakınlarında bir İnkaya Köyü olduğunu gördük. Gerçi internette ‘Uludağ yolu üzerinde’ diye de geçiyordu ama biz yine de şöyle bir uzanıp bakalım, nasılsa yol üstü dedik. Bursa yolundan sapıp İnkaya Köyü’ne doğru uzanıyorduk ki, asfalt bitip taşlı topraklı köy yolu karşımıza çıkınca ‘artiz ne arar la bazarda’ misali ‘burda uludağ yolu ne arar’ deyip yanlış yolda olduğumuza kanaat getirip gerisin geriye ana yola döndük.

İki saat olmadan Bursa’ya vardık. Çocukluk arkadaşım Mehmet Ali Kandemir’i navigasyonun verdiği geç bilgiler neticesinde biraz dolambaçlı da olsa bulduk. Evi şehir merkezinde olduğu için hemen evlerine gittik. Sağolsun annesi Ayten Yenge işini gücünü bırakıp bizim için gelmiş. Sofradaki yemekleri göz ucuyla süzerken bir yandan da hanımla kayınbiraderimin etli taze fasulyeye ne diyeceğini bakıyordum ki Ayten Teyze muhabbeti patlattı zaten. Bizimkiler ömürlerinde ilk defa etli taze fasulye yediler :) Yemek konusunda aşırı ‘cinis’ olan kayınbiraderim hiç gıkını bile çıkarmadan yedi maşallah.

Yemekten sonra kontrolü Kandemir’e (biz ona lisede soyadıyla hitap ederdik) bırakarak bizi 600 yıllık çınara götürmesini rica ettik. Meğer çok yakınmış. Gerçekten de Uludağ Yolu dedikleri yol üzerindeymiş. İnkaya köyü artık bir mahalle olarak geçiyormuş. Kandemir de 6-7 yıldır gitmemiş. Onun için de biz vesile olmuş olduk.

Yaşlı çınar, küçük dar sokakları olan mahallenin içine girip biraz yukarılara doğru çıkınca kocaman birer ağaç büyüklüğünde dalları ile hemen kendini gösteriyor. Altında setler halinde uzanmış masalar bulunuyor. En alt sette yolun kenarında otopark da var. Aracımızı oraya çekip çınarın yanına gittik. Yemşeyil yaprakları, yere paralel uzanmış kocaman dalları, Eyüp’de ve Sinanpaşa’da gördüğüm çınarlardan daha kocaman olan gövdesi ile önümüzde duruyordu mübarek. Kayınpederimin ‘talebeyken sıcak havalarda gelip o ağacın altında ders çalışırdık, her yer sıcakken orası püfür püfürdü’ dediği kadar vardı.

Ağacın ziyaretçisi de çoktu. Çay bahçesinin masaları epey doluydu. Garson gelecek diye baya bekledik diyebilirim. Ama beklemeye değerdi. Hava kararmak üzere olduğundan bir kaç yere daha gitmeyi düşünüyorduk ama aslında akşama kadar burda kalalım deselerdi ona da razıydım.

Hatıra fotoğraflarımızı çekip, çaylarımızı da içtikten sonra yaşlı çınara veda etme vakti geldi. Kandemir, fotoğraf çekmeye meraklı olduğumuzu bildiğinden hava kararmadan bol manzaralı bir yere götürmek istiyordu bizi.

Uludağ yolu doğal olarak Bursa’yı tepeden gören bir yoldu. Gidiş-gelişli, dar ve yokuş olan bu yol üzerinde arabalar vızır vızır gidip geliyordu. Yol kenarları yer yer beton korkuluklarla çevrelenmişti. Genişlediği yerlerde sıra sıra arabalar, motorlar park etmişti. Meğer buralar içki içenlerin müdavim olduğu yerlermiş. Esefle öğrendik. Öyle kabalalık idi ki rahatsız etmeden ve rahatsız edilmeden fotoğraf çekebilecek bir yer bulmakta baya zorlandık. Bir kaç denemeden sonra sadece bir kaç gencin bulunduğu bir yerde durduk. Eski bir binanın çatısı gibi bir yere çıktık. Manzara gerçekten müthişti. Tüm Bursa ayaklarınızın altında idi. Hava da neredeyse kararmak üzereydi. Ufuklar kızarmaya başlamıştı.

Fotoğraflarımızı çekip ayrılıyorduk ki bir anne kedi ve emzirdiği iki yavrusunu gördük. Etrafda da bir kaç yavru daha vardı. Bir ara dördünü bir karede yakalamayı bile başardık. Çok sevimlilerdi.
IMG_6542 IMG_6562

Hava karardığında şehir merkezine indik. Emir Sultan Hazretlerinin türbesi de yakınlardaymış. Bursa Rize gibi, her yer yakın :) Yeşil Türbe’yi ve Emir Sultan Hazretlerinin türbesini ziyaret ettik. Bundan dört sene önce, henüz nişanlıyken de kayınbiraderim ve Şahika Hanım’la minik bir Bursa gezisi yapmıştık. Henüz bahar başıydı ve çok yağmurluydu. O ziyaretimizde Osman Gazi ve Orhan Gazi büyüklerimizin de türbelerini de ziyaret edebilmiştik. Bu kez nasip olmadı. Ertesi gün sınava girecek olan kardeşimizi daha fazla yormamak için bu ziyaretlerden sonra eve döndük.

Ertesi gün Ayten Yengemiz nezih bir kahvaltı ile bizi uyandırdı. Rize’den gelmiş mis gibi terayağlarını rejim mejim demeyip ekmeğe sürüp sürüp yedik. El yapımı reçeller, pekmezler de arada geldi gitti. Sağolsun kayınbiraderimizin kafasına fazladan glikoz gitsin deyi uğraştı kadıncağız.

Kahvaltıdan sonra vakitlice gidip sınav yerini bulalım istedik ve yengemizle helalleşip hayır dualarını alıp vedalaştık. Kandemir bizi kolayca sınav yerine ulaştırdı. 30-40 dakika erken gitmiş olmamıza rağmen çocukları içeri almaya başlamışlardı bile. Kayınbiraderimize başarılar dileyerek onu yerine uğurladık. O içerde ter dökerken Kandemir bizi Ulucami’ye götürdü. Erken saatte Ulucami’ye gitmek oldukça avantajlı oldu, çünkü içeride sadece 2 kafilecik vardı. Rahat rahat dolaşıp fotoğraflarımızı çektik. Çaktırmadan rehberi de dinledik. Bir kaç saat sonra tekrar geldiğimizde içeride turistten adım atacak yer kalmamıştı.

Ulucami’den sonra yürüye yürüye o büyük caddeyi turladık. Pazar günü öğlen saatine kadar ortada kimsecikler yoktu. Halbuki bir gün önce aynı caddede deli gibi trafikte navigasyonun garip direktifleri ile boğuşuyorduk.

Kandemir bizi -malesef adını not almadığımız- güzel bir simitçiye götürdü. Bir köprünün girişindeki bu simitçi köprü seviyesinden aşağıya doğru üç katlıydı ve en alt katı tertemiz derenin hemen kenarındaydı. Hatta bir kaç metre ileride minik bir şelale bile vardı. Derenin şelaleden aşağısının elden geçtiği belli idi, suyu hafif, zemini pırıl pırıldı. Kandemir, bir kaç sene öncesine kadar bu suyun çok pis aktığını, sonradan belediyece temizlenip bu hale getirildiğini söyledi. Simitçi için harika bir manzara idi doğrusu.

Dere kenarında çayımızı da içtikten sonra kardeşimizi sınavdan almak üzere Çirişhane’deki okuluna geri döndük. Onbeş yirmi dakika bekledikden sonra çocuklar tek tük çıkmaya başladı. Bizim ki de aralarından süzülüp yanımıza geldi. Çok şükür sınavı iyi geçmişti. Bu bu seneki üniversiteye giriş sınavlarının sonuncusuydu. Bir hafta önce de yine Bursa’da sınava girmişti. Bir ay önce de Gönen’de sınava girmişti. YÖK sınav işlerini iyice karışık hale getirdi, hayırlısı. Kayınbiraderimizin morali iyi olduğundan keyfimiz hiç bozulmadan Bursa gezimize devam ettik.

Aslında gezimizin sonuna yaklaşmıştık. Kandemir karnımız acıkana kadar oyalanalım diye yeni açılan alışveriş merkezini gezdirdi. Zil sesleri duyulmaya başlayınca Heykel’deki çok güzel restoranlardan birine gittik. Burası İskender Kebabı’nı en güzel yapan yerlerden üçüncüsüymüş. Bence birinci bile olabilirdi zira enfes bir yemek yedik. Diğer iki restorana da gitmek isteriz tabi, onlar da başka sefere inşallah.

Yemeğimizi yedikden sonra Kayınbiraderle birlikte kısa bir Ulucami gezisi daha yapıp gezimizi sonlandırdık. Kandemir’le helalleşip vedalaştık. İnşallah bir dahaki Bursa ziyaretini düğün için yapacağız, bu sözü verdi sayıyoruz. Yani biz bu şartı koyduk. Nasip!

Bir buçuk saatlik bir dönüş yolculuğunun ardından kızancıkları sağ salim ana babalarına kavuşturmanın verdiği huzurla kendimi kanepelerin koltukların üzerine attım diyordum ki, evdeki hanımdudular park park diye tutturdular….

Rumeli Feneri

Havaların ısınmasını da fırsat bilip geçtiğimiz haftasonu Rumeli Feneri’ne gitmeye karar verdik. Bir nevi İstanbul’un sonuna gittik, çünkü orada İstanbul bitiyor ve başka bir güzellik başlıyor sanki. Şehirden çok uzakta değil ama sanki şehirde de değil. Yanıbaşımızda ne güzellikler varmış da biz bilmiyormuşuz meğerse. İstanbul’da oturup da şehrin kalabalığından sıkılıp “yeşiiil” diye feryat edenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer bence Rumeli Feneri.

Nasıl Gittik?

rumelifeneri_map

Rumeli Feneri’ne gitmenin en güzel yolu sahil yolu. Tabi kendi arabanızla gidiyorsanız. Bir yanınız sahil bir yanınız da muhteşem yalılarla dolu oluyor. Ben şahsen sahilden çok evlere bakmayı tercih ettim. Hele Sarıyer’de evlerin güzelliği beni benden aldı..

Eşim arabayı sürdüğünden ben evlerin ve manzaranın bol bol fotoğrafını çekme fırsatını buldum. Hatta bir ara trafik tıkandı ağır ağır giderken fotoğraf çekmem daha kolay oldu.

Rumeli Feneri’ne gitmek çok kolay, Rumeli Kavağı’na kadar sahil yolunu takip ediyorsunuz. Sonra içeri doğru biraz gidiyorsunuz. Tabelalar size yolu gösteriyor zaten. Rumeli Kavağı’ndan sonra Rumeli Feneri oldukça yakın. Hatta o tarafa gitmişken 3. köprünün yapılacağı Garipçe köyünü görme fırsatı da bulabilirsiniz.

Rumeli Feneri ve Kalesi

IMG_6413 IMG_6444

Beldeye geldiğinizde sizi fener karşılıyor. Fenerin hemen dibinde bir çay bahçesi var. İçinden balık kokuları da gelen bir restoran aynı zamanda. Kahvaltımızı yapıp çıktığımızdan karnımız acıkmamıştı biz de birer çay içip manzaranın keyfini çıkarmaya başladık.

Balık kokuları bizi kendimizden geçirirken “balık ekmek” fikri aklımıza düşmüştü. Ama daha keşif yapacaktık. Etrafı dolaşmaya çıktığımızda Fenerin az ilerisindeki Rumeli Kalesi’ni farkettik. Hemen oraya yöneldik. Kalenin içinde muhteşem bir manzara bizi bekliyormuş meğer. Kalenin içinde kolazyuma benzer bir yapı var. Pencerelerinden denizi izlemek mümkün. Asıl manzara buradaydı..

Biz de söylemesi ayıp yanımızda ıspanaklı pidemizi ve meyve suyumuzu getirmiştik. Manzaraya karşı pidelerimizi mideye indirdik. Anlatılmaz yaşanır derler ya, o manzara aynen öyleydi.. Kalenin denize bakan pencerelerinin birine oturduk ve manzaranın tadını çıkardık. Deniz ayaklarımızın altındaydı sanki. Hava çok rüzgarlıydı ama yine de çok güzeldi. Maviye ve yeşile doyduğumuz anlardı..

IMG_6457 IMG_6458

Otururken aklımıza bir muziplik geldi. Kalenin pencerelerinden birinin içinde bir oyuğa not sakladık. Bulan kişi bize ulaştığında ona bir hediyemiz olacak. Bakalım kim bulup notun fotoğrafını bize yollayacak, merakla bekliyoruz..

IMG_6449

Kaleye doyunca (aslında doymadık ama görmek istediğimiz başka yerler de vardı) arabamıza atladık biraz daha ileri gidelim dedik. Karşımıza Golden Beach Club çıktı. Bungalow evlerin olduğu güzel bir koy burası. İstanbul’dan çıkamayanlara kısa süreli bir tatil yapmak için ideal bir yer bence.

Kilyos

Rumeli Feneri’nden ayrılmaya karar verdiğimizde rotamızı Kilyos’a çevirdik. Bu civarda merak ettiğimiz ikinci yerdi Kilyos. Çok Film Hareketler Bunlar’da izlediğimiz “300 Kilyoslu” fragmanından sonra daha da merak eder olmuştuk. İzleyenler bilirler..

Navigasyonumuzdan Kilyos’u bulduk yola çıktık. Bu arada benzinimiz alarm vermeye başladı. Etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Kilyos’ta vardır mutlaka deyip çam ağaçlarının arasından yolumuza devam ettik.

Kilyos’a yaklaştığımızda bir gözümüz benzin göstergesindeydi. Çünkü etrafta hiç benzinci görünmüyordu. Artık durup gördüğümüz ilk insana sormayı düşündük. Sorduğumuzda en yakın benzincinin Sarıyer’de olduğunu öğrendik!

Yani Kilyos’ta benzinlik yok, buna göre tedbirinizi alıp gidin..

Gezentigiller’in olduğu yerde macera vardır tabi. Benzin lambası yandığında km’yi sıfırladık. 30 km daha gidebileceğimizi ümit ederek Kilyos’a vardık. Oralara kadar gidip meşhur sahilini görmeden dönmek olmaz deyip kalan benzinimize de güvenip sahile doğru yola koyulduk.

Bu arada hava çok sıcaktı canımız dondurma çekti. Magnum’un Gold’unu da ilk kez orada tatma şansı bulduk. Müthiş bir lezzetmiş!

Dondurmalarımızı yiyerekten Kilyos’un sahiline doğru gittik. Karşımıza ultra lüks evler çıktı. Bana biraz Village filmini anımsatsa da (filmi izleyenler bilirler ki köyde yaşayanlar etraftaki dünyadan habersizdiler) evler çok güzeldi.

Ne yazık ki, benzinimizin bitmesinden korkarak sahile varmadan geri dönmek zorunda kaldık.

Şimdi yeni rotamız benzinci idi. Vardığımız ilk yerleşim bölgesinde benzinci sormaya başladık, kimisi geçmişsiniz geri dönün dedi, kimisi daha var ileride dedi. Böyle dönüp dolaşıp benzinimizi son damlasına kadar harcayıp benzinciyi bulduk..

Sarıyer ve Aşk-ı Memnu Evi..

IMG_6476 IMG_6479

Dönüşte Sarıyer sahiline vardığımızda gözlerimiz Aşk-ı Memnu’nun çekildiği evi aradı. Dizinin fanatiği olduğumuzdan değil, evi güzel bulduğumuzdan(!). Evi farketmek zor olmadı, çünkü evin önü oldukça kalabalıktı. Belli ki içeride film çekiliyordu meraklı halk da içeriden bir oyuncu çıkar mı acaba diye bakıyordu. Biz de arabamıza uygun bir yer bulup o meraklı halkın arasına katıldık. Aşk-ı Memnu evi önünde fotoğraflar çektik. Evin yanındaki sokaktan gidip evin bahçesine ulaşmaya çalıştık ama mümkün değilmiş. Dizide bahçeden çıkıp o yan yola vardıklarını görmüştük ama montajmış ya da bahçe daha yukarılarda bir yerde yola çıkıyormuş demek ki..

Günün Sonu Eminönün’de Balık Ekmek

IMG_6481 IMG_6482

Günün sonuna doğru artık karnımız acıkmaya başlamıştı. En son Rumeli Feneri’nde balık ekmek düşmüştü aklımıza. Sarıyer’de balık ekmek yapan yere rastlayamadık. Eminönü’ne gidelim orada mutlaka vardır diyip yola çıktık.

Sahilden biraz trafiğe takılarak Eminönü’ne vardık. Herkes arabasını köprünün üzerine bırakmıştı. Biz de bırakalım dedik ama çekerler diye arabadan da fazla uzaklaşamadık. Köprünün üzerinde balık ekmeğimizi yedik. Ekmeklerimizden martılara da atarak..

Güzel bir İstanbul gezisi oldu. İstanbul’un içindeydik ama sanki dışındaydık da. Şehrin kalabalığından uzak, sakin, huzurlu yerlerdi gittiğimiz. İstanbul’da yaşayıp da sıkıldım, bunaldım diyenlere güzel bir alternatif bence Rumeli Feneri. Arabanız yoksa bile İETT oralara kadar gidiyormuş. Her yerde duraklarını gördüm. Herkese İstanbul’un sonunu görmeyi tavsiye ediyoruz..

Bunlar bizim çektiğimiz fotoğraflar:

Bu da benim fotoğraflardan oluşturduğum bir klip:

yildiz_lale1

Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul’un lalelerini görelim, solmadan fotoğraflarını çekelim diye Yıldız Korusuna gidelim dedik. Evlendiğimizden beri (bu sene 4 olacak) Lale zamanı onları fotoğraflıyoruz. Her sene Emirgan korusuna giderdik bu sefer Yıldız Korusundaki laleleri fotoğraflayalım dedik.

Hava bahar olmasına rağmen biraz serindi. Bahara göre giyindiğimizden biraz üşüdük. Ama lalelerin ve ortamın güzelliği bizi bizden aldı.

Yıldız Korusu’na eğer arabanızla gittiyseniz günlük otopark ücreti 5 lira. Böylece Beşiktaş’ın göbeğinde otopark aramak zorunda kalmıyorsunuz. Ancak koruya arabalar girmese, sadece yürüyüş yapılsa daha güzel olur diye düşündük.

Tam bir yandan laleleri çekip, bir yandan da yürürken Yıldız Şale’yi gördük. Müze kartımıza güverenek içeri gireriz nasılsa dedik ama Müze kartımızın orada geçmediğini öğrendik. Olsun bu güzelliği görmeden gitmek olmaz deyip girmeye karar verdik. Haftasonu ziyaret 2tl. Bu güzellikten kendinizi mahrum bırakmayın.

yildizsale4

YILDIZ ŞALE

Yıldız Şale köşkü, Sultan Abdulhamid Han tarafından yabancı konukları ağırmalak için yaptırılmış. Bu köşte yabancı devlet devlet adamları ağırlanmış. Köşkün 60 tane odası bulunuyor.

Şale ne demek diye şöyle bir araştırdım, Chalet kelimesinden geliyor ve dağ evi, misafir evi, köşk anlamına geliyor..

Bir rehber eşliğinde gezdiğimiz Yıldız Şale köşküne girer girmez büyülendim. Her sarayda ve Osmanlı’nın eserlerinin bulunduğu her yerde olduğu gibi değişik bir atmosfere girdim sanki. Dolmabahçe sarayının yanından geçerken de aynı hissi yaşarım, Sultanahmet’te dolaşırken de..

Yıldız Şale’de öyle büyüledi beni.. Odalarında dolaşırken, acaba burada uyanmak nasıl bir duygudur diye düşünmeden edemedim.. Köşkün kokusu eskiyi hatırlatır gibiydi.. Keşke bir zaman makinesi olsa da oranın yaşayan halini görebilseydik diye geçirdim içimden..

Fotoğraf çekmek yasaktı ama ben kendime engel olamadım. Boynuma astığım fotoğraf makinemin düğmesine baktım rehberimiz bana bakmazken. Pek odaklanamadım ama. Odaları çektim, perdeleri, halıları, tavanları. Fotoğraflara bakıp bakıp hatırlamak için o güzellikleri.

yildizsale1
(Dünyanın en büyük el dokuma halısının olduğu oda. Halının ölçüleri 400 m2′yi geçiyormuş..)

yildizsale3
(Konukların ağırlandığı bir başka salon..)

yildizsale2
(Odalar çini sobalarla ısınıyormuş.)

yildizsale5

(Dediğim gibi fotoğraf çekmek yasaktı ve ben kendime engel olamadım. O yüzden detaylı çekim yapmak istesem de yapamadım..)

Yıldız Şale’den hiç çıkmak istemedim, zorla çıkardılar tur bitmişti ne yazık ki.. Bir daha gitmek istediğimi belirterek ayrıldım oradan..

yildizkorusu2

Bir yandan laleleri fotoğraflayıp bir yandan parkı gezerken yorulmuştuk. Malta Köşkünün bahçesine oturup dinlenelim dedik. Son durağımız da Malta Köşkü oldu. Sıcacık çayımızı yudumlayıp pastamızı yerken yazın bu parka bir daha gelelim dedik..


Created with flickr slideshow.

sakli_deniz3

Gezentigiller olarak kışın gezmelerimize ara verdik. Ufak tefek gezmelerimiz olsa da, soğuk, yağmur çamur bizi gezmekten alıkoydu.

Baharın kendini hissettirmeye başladığı şu günlerde biz de kendimizi dışarı attık. Üzerimizde biraz kırıklık vardı ama güzel havayı görünce dayanamadık. Gönül bir boğaz sefası yapmak isterdi ancak boğaza oldukça uzak olduğumuzda, haftasonu trafiğini de çekmek istemediğimizden yakın yerlere bakalım dedik.Malum Beylikdüzünde oturuyoruz…

Cumartesi günü bir toplantıya katıldıktan sonra, daha önceden duyduğum “Saklı Deniz” isimli yeri keşfetmeye karar verdik. Beylikdüzünde oturuyorsanız eğer bilirsiniz, sahilde çay içmek için Büyükçekmeceye gitmelisiniz. Halbuki Beylikdüzünün de bir sahili var. İşte o sahilde Kavaklı denen bölgede saklanmış “Saklı Deniz”.

Yeşilliklerin içinde, deniz doğru yayılmış masalara oturuduk. Semaverde çayımız da geldiğinde keyfimize diyecek yoktu.

Mekanda kendin pişir kendin ye hizmeti de veriliyor. İsterseniz mangalı yakıp, orada satılan et ürünlerini pişirebiliyorsunuz. (Ben sorudm dışarıdan et getirilemiyormuş. Yasakmış..) Mangal yapmak istemeyenler atıştırmalık menülerden faydalanabilirler. Tost, sosis, patates kızartması gibi.. Açık büfe kahvaltı hizmeti de veriliyormuş.
Mekanın açık ve oldukça geniş bir otoparkı da var.

Havalar daha tam ısınmadığından, ağaçların da hepsi yeşermediğinden daha pek kalabalık değildi. Yazın epey bir müdavimi olacağı kesin.

sakli_deniz2

Tam denizin kenarına kurulmuş masalarda, ister mangal yapın, isterseniz semaverden çayınızı yudumlayın. O sırada gelen ördeklere de bir şeyler atmayı unutmayın olur mu?

Mekanın web sitesi de mevcut: http://www.saklideniz.com

sakli_deniz1

sakli_deniz4

sb_rize

Boşuna sitemizin adını gezentigiller değil. Biz gerçekten çok gezentiyiz. Yağmurmuş çamurmuş, hava soğukmuş hiç etkilemez bizi. Biz gezmemize bakarız. Laf aramızda aile arasında da çok gezen olarakta biliniriz. “Sizi gezentiler sizii” sözü bizi tanımlar adeta.

Kamp yazılarımızı yazmaya devam edeceğim. Ama sıcağı sıcağına Rize’yi yazmaya karar verdim.

Aylar öncesinden Rize’ye uçak bileti almıştık. Ben gitme vakti yaklaştıkça kocamın başının etini yemeye başlamıştım. Bu mevsimde Rize’ye mi gidilir, çok soğuktur oralar, ülkemizin en kuzey doğusuna gidiyoruz, donacağız gibi bir sürü cümle kurmuş ama kocamın çocukluğunun orada geçtiğini unutmuştum. Hatta gitmeden önce iddiaya bile girdik. Ben çok soğuk olacak kesin donacağız dedim.

O gün geldi çattı, biz korkarak Sabiha Gökçen Havalimanına gittik. Tarihe not düşmeliyim ki şu sıralar domuz gribi salgını var. Toplu yerlerden korkar olduk.

Bizim çıktığımız yolculuklarda başımıza komik ve aklımızda kalıcı olayların gelmesiyle de ünlüyüzdür. Bu gezimizde de unutulmayacak hatıralarımız oldu.

Gidiş yolundan başlayayım anlatmaya..

Biz malum Beylikdüzünde oturuyoruz, bunun için bir yere yetişmemiz gerektiğinde 2-3 saat öncesinden çıkarız. Şehrin taaa bir ucunda olan Sabiha Gökçen Havaalanına gitmek için de saatler öncesinden çıktık ki yetişebilelim. Ama İstanbul trafiği malum ne hikmetse yağmur “şıp” dedi mi tıkanır. O gün de tıkanmıştı. Biz Taksim’deki Havaş’a yetişebilmek için koşturmak zorunda kaldık. Her saat başı servis vardı fakat biz 17.00 servisine binmeliydik, netekim uçağımız 19.30 ‘da kalkıyordu.

İşte zincir burada başladı.

Biz Havaş’ın önüne geldiğimizde saat 17.03 idi ve servis hala kalkmamıştı. Sebebi ise çok yolcu olması ve ayakta yolcu taşımamalarıydı. Küçük çaplı bir kriz yaşandı ve bu kriz bizim işimize geldi. Normalde o kriz olmasa servise binemeyecektik muhtemelen uçağı da kaçıracaktık..

Akşamüzeri iş çıkış saati olduğundan trafik oldukça yoğundu. Sabiha Gökçen’e vardığımızda saat 18.30′du. Karnımız açtı bir şeyler yiyelim derken bir yere oturduk. Rehavet çökmüş üzerimize, yanımızda götürdüğümüz minik laptopa bakalım resim çekinelim derken laptop’un saatine bakmamızla rengimizin atması bir oldu. Çünkü saat 19.30 olmuştu. E bizim uçak da 19.30′da kalkıyordu. Daha bunun güvenlikten geçmesi var derken koşa koşa yolcuların alındığı yere gittik.

Olaylar zinciri devam ediyor burada..

Neyse ki o gün havaalanı çok kalabalık olduğundan uçak da rötar yapmış haliyle.. Uçağı kaçırmamış olduk. Hatta küçük çağlı bir krizde orada yaşandı. Rötar yapan Trabzon uçağı ama hiç bir ekranda yazmaması yolcuları oldukça sinirlendirmişti. Bağırışmalar oldu. Bir süre sonra kapılar açıldı ve uçağa götürüldük..

Yolculuk sorunsuz geçti. Uçaktan iner inmez hayatımda gördüğüm en şiddetli yağmur karşıladı bizi. Ben soğuktan donacağımı düşünüp şalıma sarınmıştım ki havanın soğuk olmadığını farkettim.

Buraya bir not daha düşeyim: Rize’ye uçakla gitmek isteyenler Trabzon havalimanından Havaş ile otogara gidip oradan Rize otobüsüne binebilirler ya da alana çok yakın olan Prens Kale firmasının yazıhanesine gidip oradan otobüse binebilirler.

Uçaktan indikten sonra 1 saatlik Trabzon-Rize arası yolculuğu bizi bekliyordu.

Rize’ye vardığımızda da farkettim ki üşünüyorum ve hava bir sonbahar havasına göre oldukça ılıktı. İddiayı da kaybetmiş oldum böylece. Ama sesimi çıkarmadım.. Tıp!

Gelelim Rize’nin  Sonbahar’da gezilebilecek yerlerine. Hava hep yağışlıydı. Bu tahmin edilebilen bir durum sanırım. Yaz olsaydı eğer Ayder’e giderdik. Bu sefer Kale’ye ve Ziraat’e bile gidemedik. Eğer Rize’ye ilk gidişimi yazsaydım o zaman çok yer gezmiştik. Başka zaman onları da yazarım.

Rize’de gitmeyi en sevdiğim yer eşimin köyüdür. Oraya gidince Rize’ye gittiğimi anlarım. Çay bahçeleri var orada. Çay bahçesi deyince yanlış anlaşılmasın çayın yeşil olarak bulunduğu ve toplandığı yerden bahsediyorum. Bu sefer köye gittiğimizde taze kestane topladık. Kiviler ve mandalinalar olmaya başlamıştı. Onları toplayamadık ne yazık ki. Topladığımız kestaneleri sobada pişirip yedik.

Köyde en çok sevdiğim şeylerden biri de erkenden kalkmak ve zamanın hiç geçmemesi. Yetişilmesi gereken yerler olmadan sakin sessiz bir hayat. Orada sürekli yaşayamam biliyorum ama arada bir gidip o sakinliği yaşamak çok güzel oluyor. İnsanın sakin yerlerde akrabası olması çok güzel. Yoksa hayatı koşturmacadan ibaret sanıp yok olup gideceğiz..

Rize’de köyden başka şehirde de vakit geçirdik. Mesela bir gece dışarıda deli gibi yağmur yağarken deniz kenarında minik bir ahşap klube-cafe’de eşimin kuzenleri ile oturduk.

Ve geri dönüş..

Olaylar zinciri peşimizi bırakmamıştı anlaşılan.

Eşimin bir gün önceden çantasını köyde unutması ve dönüş uçak biletimizin de o çantada olmasıyla biz internetten check-in yapamadığımızdan dolayı dönüş uçağımızın 2 Kasım olduğunu bilemeyip hep “salı günü dönüyoruz” dediğimizden uçağımızı kaçırmıştık..

Biz sürekli dönüş günümüz “salı günü, salı günü” derken meğer bizim dönüş biletimiz 2 Kasım pazartesi gününe aitmiş.

Apar topar uçak biletlerine baktığımızda malesef bize uyan bir saat bulamadığımızdan otobüs ile dönmeye karar verdik. O zamana kadar “uçakla 1,5 saatte döneceğiz oley” diye sevindirik olan benim hayallerim duya düşmüştü.. 18 saatlik otobüs yolculuğundan kaçış yoktu..


Created with flickr slideshow.

Bu gün, tüm şehitlikleri ziyaret etmeye çalıştık. Kabatepe’deki Ana Tanıtım Merkezi’ne uğrayarak broşür ve bilgi alarak başladık. Durak yerlerinden biri olan Kabatepe Müzesi kampın hemen yanında olduğu için orayı ana tanıtıma gitmeden önce dolaştık.

Tabi ki bize verilen haritadaki tüm noktaları göremedik, tek tük de olsa tabelasını farkedemediğimiz yerler oldu. Bir turla gitmiş olsak rehberler sayesinde daha doyurucu bilgiler alabilir ve eksiksiz dolaşabilirdik ama kendi aracımız olduğu için biraz da geç kalktığımız için kendi başımıza gidelim dedik. Yine de 30′a yakın şehtliği ve anıtı ziyaret ettik.

Şehitliklerimizi ziyaret etmek, onların savaştığı alanları, siperleri gözlerimizle görmek, isimlerini levhalardan okumak gerçekten çok değişik duygular içerisinde bırakıyor insanı. Çocukluğumuzdan beri okuduğumuz, küçükken resimlerini çizdiğimiz şehitlerimiz işte bu topraklarda canlarını vatan için, millet için, bizim için feda eylemişti. Yaşları 14′den başlıyordu. Ben en küçük 18 yaşında bir şehidimizin ismine rastladım ama arkadaşlarım 14 yaşında şehit olmuş kardeşlerimize de rastlamış.

Köyünü, anasını, babasını, oğlunu, kızını, kardeşlerini, okulunu, geleceğini terk edip elinde silah cepheye koşmuş bu imanlı ceddimiz olmasa biz bu topraklarda rahat rahat dolaşıp yiyip içip gülebilir miydik. Allahü Teala hepsinden razı olsun, hepsine gani gani rahmet eylesin, bizleri de şefaatlerine nail eylesin inşallah.

Siperler arası mesafe 8-10 m iken düşman askerlerinin mezarlıklarının da şehitliklerimizle burun buruna olması tabi ki doğal bir netice. Elimizden geldiğince onları da fotoğrafladık. Keşke binlerce km uzaktan gelip vatanımıza göz koymasalardı. Geldiler, bedelini de ödemek zorunda kaldılar. İbret!

Ziyaret ettiğimiz şehitliklerimiz ve anıtların isimleri ve fotoğraflarını aşağıdaki galeride görebilirsiniz:

1. Kabatepe Ana Tanıtım Merkezi
2. Kabatepe Müzesi
3. Anzak Koyu
4. Mehmetçiğe Saygı Anıtı
5. 48.ci Alay Şehitliği
6. Kanlısırt
7. Yüzbaşı Mehmet Şehitliği
8. Lone Pine
9. Kesikdere Şehitliği
10. 57. Alay Şehitliği
11. Mehmet Çavuş Anıtı
12. Arıburnu Yarları
13. Mesudiye Topu ve siperleri
14. Orman Müdürü Anıtı
15. Conk Bayırı
16. (Kabatepe Yemek Molası)
17. Alçıtepe Bakkal Sami Müzesi
18. Son Ok Şehitliği
19. Sargı Yeri Şehitliği
20. Nuri Yamut Anıtı
21. Abide
22. Ertuğrul Tabyası
23. Yahya Çavuş Şehitliği
24. Şahindere Şehitliği
25. Soğanlıdere Şehitliği
26. Namazgah Tabyası
27. Seyit Onbaşı Anıtı
28. Kilitbahir Kalesi

Ayrıca aşağıdaki yerlerin de fotoğraflarını bulabilirsiniz.

* johnstons jolly
* quins post
* royal navi battleship
* the nek
* walkers ridge


Created with flickr slideshow.

kamp_gunlugu1

Bir haftalık yıllık iznimizi değerlendirmek için internetten araştırıp karar verdiğimiz Gelibolu yarımadasındaki Kabatepe Kamp Alanına gitmek için 11.30′da İstanbul Beylikdüzü’nden yola çıktık.. Aslında gitmek istediğimiz yer Gökçeada idi. Bir tv programında gördüğümüz bu adadaki siyah çamurlu Tuz Gölü ve adanın sörf yapılan nadir yerlerden biri olması çok ilgimizi çekti. Gökçeada’ya nasıl gidilir diye araştırırken Kabatepe Limanını ve bu limanın hemen yanındaki orman kampının fotoğraflarını görünce birden fikrimizi değiştirdik. Kamp hayatı nasıldır, yapabilir miyiz, rahat eder miyiz diye emin olmak için etrafımızda kime sorabiliriz diye bakınırken ofiste kalmış tek arkadaşımın sağlam bir kampçı çıkması bizi daha da şevklendirdi.

İlk çadırımızı hemen ertesi akşam Carrefour’dan satın aldık (49 TL). Yanında seyyar bir sandalye de aldık (23 TL). Bu yazımız boyunca mümkün olduğunca karşılaştığımız fiyatları belirtmeye çalışacağız. Böylece kamp yapmak isteyenler bir fikir edinebilirler diye düşünüyoruz.

Çadır alırken iki kişi olmamıza rağmen 4 kişilik bir çadır aldık, çünkü 2 kişi ancak 4 kişilik çadırda rahat edebiliyor. Çok küçük çadırlar tek katmanlı olabiliyor ve yer darlığı problem oluşturabiliyor. Bizim aldığımız çadırda sineklik kısmı komple çadırın etrafını sarıyor. Muşambası ise ayrıca üzerine örtülüyor.

Arabamızla gideceğimizden çadırın altına döşemek için mat denen özel şeylerden almadık. Evden eski battaniyelerimizden 3 tane aldık. En rahat minderlerimizi de unutmadık.

Eski adıyla E-5′den gitmeyi tercih ettik çünkü Tem’den gidişin pek bir avantajı olmayacaktı, kısa bir süre sonra tekrar E-5′e dönmek gerekecekti.

Cumartesi olmasına rağmen İstanbul çıkışına kadar trafikte pek bir yoğunluk yoktu. Çanakkaleye yaklaştıkça bilhassa yabancı plakalı araçlara oldukça sık rastladık.

Tekirdağ’da mola vermeyi planlıyorduk ama Beylikdüzü ile arası sadece 90 km olduğu için henüz yorulmadığımızdan devam ettik. Hatta Keşan’ı da geçtik. Çanakkale il sınırına kadar -Beylikdüzü’nden sonra 220 km- gidiş ve geliş yolu ayrı olduğundan gayet rahat bir şekilde yolculuğumuzu sürdürdük.

Gelibolu’ya 18 km kala bir benzin istasyonunda mola verip hem dinlendik hem de evde hazırladığımız sınırsız börek ve sandviç menüsünden atıştırdık :) Gelibolu’yu Kabatepe’ye yakın sanıyorduk fakat Google Map’dan baktığımızda yaklaşık 55-60 km daha yolumuz kalmıştı.

Kalan kısım gidiş-geliş aynı yoldan olsa da bilhassa Gelibolu’dan sonrası çok zevkli geçti çünkü hemen denizin yanıbaşından gidiyorduk. Bir yanımızda yer yer yeşillikler, ay çiçekleri, uzakta rüzgar jeneratörleri, öte yanda deniz ve karşı yaka..

Tam uzakta Eceabat’ı gördükten hemen sonra büyük bir kavşağa geldik. Burada Kabatepe tabelasından sağa doğru gitmemiz gerektiğini farkettik, yoksa Eceabat’a doğru gidiyorduk.

Kamp alanı bu kavşaktan 8 km sonra hemen Kabatepe iskelesinin yanında idi. İskeleye yaklaşık 1 km kala Gökçeada’ya giden feribot için oluşan kuyruğa rastladık. Burada 20 dakika oyalandıkdan sonra iskeleye biraz daha yaklaştık, kampın girişi iskelenin girişinin hemen yanında idi fakat kuyruktan farkedemedik ve 100 m gerideki kavşaktan -biraz da kuyruktan kurtulma hevesiyle- hemen sola saptık. Gittiğimiz yol varmak istediğimiz kampın arazisine paralel idi, tel örgülerin öbür tarafında çadırları görünce yanlış gittiğimiz fark edip kuyruğa geri döndük ve hemen aşağıdaki iskele girişinin yanındaki kamp girişini gördük ve işte kamptaydık :) Hayatımızın ilk kampı işte başlıyordu..

Girişteki danışmaya kamp yapmak istediğimizi belirttik. Aracı park edip kayıt yaptırmamızı söylediler. Nüfus cüzdanlarımızdaki bilgileri bir deftere kaydedip bize araç kartı verdiler. Kaç gün kalacağınızı peşinen söylemek gerekiyor, bu süre artırılabiliyor fakat azaltılmıyor yani elbette kamptan erken ayrılabilirsiniz fakat ödediğiniz para iade edilmiyor.

Kamp ücretini zaten önceden sorduğumuz için uygun olduğunu biliyorduk. Araba için giriş 10 Lira, bir gecelik 4 kişilik kamp alanı -ki oldukça büyük bir alan- 12 lira, elektrik 4,5 lira (buzdolabı 4,5 lira ama hepsi kullanılıyordu) .. Toplam 3 gün için 50 lira ödedik. 10 lira da elektrik kablosu için, teslim ettiğimizde iade edilmek edilmek üzere kapora ödedik. Aslında elektrik uzatma kablonuz varsa yanınızda götürün çünkü biz neredeyse alamıyorduk, hepsi kullanımdaydı. Son anda kamptan ayrılanlardan biri iade edince biz de alabildik..

Kayıt işleminden sonra telsizle çadır alanındaki diğer görevliye haber verildi ve neresinin müsait olduğu sorduldu. Girişten 300 m ilerideki çadır alanında B blok’una yönlendirildik. Arabamızla toprak ve hafif taşlı yoldan yavaş yavaş çadırlara doğru ilerledik. Genç bir görevli bize yerimizi gösterdi. Çadırları gördüğümüzde oldukça heycanlandık ve şaşırdık çünkü bu kadar canlı bir kamp beklemiyorduk. Kimileri belki daha tenha yerlerde kamp yapmak isteyebilir ama bizim gibi ilk kez tecrübe edecekler için harika bir ortam gözlerimizin önünde idi. İçinde klasik piknik masalarından olan oldukça geniş bir alan bize tahsis edildi. Zaten yolun kenarındaki taşlara küçük beyaz çizgiler çizilmiş, bu alanlar sınırları gösteriyor. Bizim sınırımız da peşpeşe üç araba rahat park edebilecek kadar uzundu.

Hemen bagajdan çadırımızı çıkardık. Evde yaptığımız tecrübe pek başarılı olamamıştı, çadırı çakacak yer yok diye kurulumu yarım bırakmıştık. Burda kamp komşumuz olan bir bayandan ilk öğrendiğimiz şey çakma işleminin en son yapılması gerektiği oldu. Elimde çekiçle kalakalmıştım ama çadır kurmanın mantığını artık kapmıştım.

Carrefourdan aldığımız 4 kişilik çadırımız -ama içine 2 kişi anca rahat sığar- oldukça basit görünüyordu. Çadırla birlikte gelen iki ana iskelet demiri ve bir de girişin üstünü geren  bir demir vardı. İki ana siyah demiri çadır bezinin üstündeki geçeceği yerlerden çarpraz olarak geçirdik. Bu demirlerin iki ucu da içeriye doğru açıktı. Çadır bezinin uçlarında da sivri olmayan küçük demirler vardı. Meğer bütün iş bu bezin ucundaki küçük demiri iskelet demirinin ucundan içeriye doğru sokmak imiş. Bir tarafını sokunca diğer tarafı sokmak için demir mecburen yukarıya doğru yarım ay yapacak şekilde kıvrılıyor ve böylece çadır hop diye ayağa kalkmış oluyordu. Daha sonra çadırın tipine göre üstüne muşamba katmanını koymanız gerekiyor. Bizim aldığımız çadırda üst muşamba ayrı idi. Çadır ayağa kalktıktan sonra onu çadırın üstüne atıp bağcıklarını alttan bağlamak icab ediyordu. İşte bu işlemlerden sonra artık çadırınızı sabitlemek için çivi çakma işlemini yapabilirsiniz. Çivi dediğimiz şey çadırla birlikte gelen ucu eğri uzun demirler..

Çadırımız hazırdı. Hemen içine bol bol battaniye ve ince yorgan tarzı şeyler döşedik. Acıkmıştık, sınırsız börek ve sandviç ile karnımızı doyurduk. Bu arada hemen hatırlatalım, sevgili dayımızdan ödünç aldığımız termal çantalar bir harika. Yola çıkmadan hemen önce bir kaç buz kutusu ile birlikte içine koyduğumuz küçük su şişeleri, soğuk çay kutuları, sandviçler vs hiç ısınmadan yol boyunca soğuk kaldılar. Sulardan bir çoğunun buzu bu saate kadar (gece 02.00) hala tam çözülmedi.

Yemekten sonra çok yakında olduğunu tahmin ettiğimiz kumsala doğru yürüyelim dedik. Akşam vakti yakındı, kalabalık olmaz diye tahmin ettik. Hemen limanın yanından kamp alanını boyunca ilerleyen kumsal fotoğraflarda harika görünüyordu. Gerçekten de çok güzeldi. Ağaçların arasındaki patikalardan kumsala indik. Çok kalabalık yoktu. Biraz sahilde dinlendik. Hemen karşımızda ve oldukça uzakta Gökçeada vardı. Haritada çok yakın görünen bu adaye vapurla bir buçuk saatte gidildiğini okuduğumuzda çok şaşırmıştık ama ne kadar uzak olduğunu görünce hak verdik.

Kumsal bizim gibi yüzme bilmeyenler için oldukça elverişli idi, çünkü 20-30 m ilerleseniz bile deniz hala bel seviyesinde duruyordu. Bu sayede yalandan da olsa denize girmiş olduk :) ))

Deniz keyfimizi biraz da kumsalda yürüyerek devam ettirdik. İskeleye doğru yürüdük, orada mangal yapılan yerler ve bir işletme binası vardı. Buradan ekmek arası ya da kilo ile köfte alabiliyorsunuz (ekmek arası 4 TL, kilosu 16 TL). Biz biraz geç kalmıştık, kapatıyorlardı.

Yürüye yürüye çadırımızın olduğu bölgeye gelirken daha önce arabayla geçtiğimiz ahşap köprüye rastladık. Köprünün altından akan küçük yeşil bir ırmak kumsala doğru gidiyor ama denize kavuşamıyor. Meğer bu küçük yeşil su tam bir kaplumbağa yuvasıymış. Köprünün altında onlarca su kaplumbağası vardı.

Çadırımıza döndüğümüzde önceden kararlaştırdığımız üzere “Star Wars 6 gece 6 film” festivali yapacağımızı konuşmuştuk. Piknik masamızda ilk bölümü bu akşam büyük bir keyifle izledik.

Vee bugünün en son notunu düşüp yazımızın ilk kısmını tamamlayalım..

Akşam tripodumuzu alıp kamptan bir kaç gece fotoğrafı çekelim dedik. Daha 2. pozda Şahika Hanım’ın aklına müthiş bir fikir geldi: Pozlama ile ışık oyunları. Yani estantaneyi uzun tutarak çekim yapmak ve bu sırada bir ışık kaynağı ile (biz iphone kullandık) fotoğrafda şekiller oluşturmak. Gece çekimi için zaten makineyi tripodla sabit bir şekilde ayarlamak gerektiğinden ışık oyunu yapmak çocuk oyuncağı gibi oldu. Ne hikmetse tekniğini bilmemize rağmen daha önce hiç böyle çekim yapmamıştık. İlk kampımızda nasipmiş. Çok keyifli idi. Havada adımızın harflerini çizdik, küçük şekiller yaptık.. Etrafımızdaki gözler şaşkın şaşkın ne yaptığımızı anlamaya çalışıyorlardı..

İşte harika bir gün daha geçti çok şükür.. Bakalım yarın neler anlatabiliriz..

agva

Haftasonu eşimin ısrarlarıyla Ağva’ya gitmeye karar verdik. Açıkçası havanın çok sıcak olması ve yolun da uzun olmasından dolayı o ısrar etmese gidilecek gibi değildi.

Ancak yolda bütün düşüncelerim değişti. Köprüyü geçip Şile yoluna saptığımızda yeşillikler içindeki güzel bir yoldan ilerlemeye başladık. Eşimin google map’ten çıktısını aldığı haritaya göre Şile’den sonra Ağva’ya sahilden gitmek gerekiyordu. Ama biz sahil yolundan değil iç yoldan gitmeye başlamıştık. Dönüşte anladık ki sahil yolu değil diğer yol kullanılmalı. Çünkü sahil yolu denilen yerde sahili çok az görüyorsunuz ve yol çok dar. Ayrıca yolun bazı bölümlerinde yol çalışması vardı. O yüzden Ağva’ya giderken sahil yolunu değil diğer ormanlık yolu tercih etmekte fayda var.

Ağva’ya vardığımızda küçük şirin bir kasaba bizi karşıladı. Yolda karnımız epeyce acıktığından hemen yemek yiyecek bir yer aradık. Açık havada yemektense klimalı bir yere girelim dedik. Lahmacun yemekte karar kıldık. Yemeğimizi yedikten sonra sahile doğru şöyle bir uzandık. Ana-baba günü tabiri sanki o gün o sahil için söylenmişti. O kadar kalabalıktı yani.

Sahilde biraz oyalandıktan sonra Ağva’nın içini dolaşmaya karar verdik. Daha önce oraya gitmiş olan eşimin kuzeni de bizimleydi. Güzel bir nehir üzerinde deniz bisikletleri nin kiralandığını söyledi. Biz de çok oyalanmadan o güzel nehri bulmaya koyulduk. Nehir üzerinde deniz bisikleti kiralamak için Ağva’dan çıkar gibi yapıyorsunuz o yol üzerinde bir çok kiralık bisikletçi var.

agva2Biz de yol üzerinde gördüğümüz kiralık deniz bisikleti tabelalarının olduğu yöne park ettik.
Bir yanı nehre bakan şirin bir evin bahçesine girdik. Bahçeden nehre bakıyordu. Orayı bir çiftin işlettiğini öğrendik. Evleri sandığımız yerin de aslında bir pansiyon olduğunu da. Yaz kış burada mı kalıyorsunuz dite sordum. Kışın İstanbul’daki evlerine geçtiklerini ama genelde orada kaldıklarını öğrendim.

Biz 4 kişi olaraktan saati 20 tl’den 1 tane deniz bisikleti kiraladık. O anda keyif başladı. Eşim ve kuzeni geçti pedal başına ben ve kardeşim arka koltukta nehir manzarasını seyrede seyrede gitmeye başladık. O keyifliydi ki anlatamam. Bir ara eşim pedalı kardeşime bırakıp yanıma oturdu ayaklarını suya soktu. Ben biraz tırstım açıkçası. Sadece nehri seyretmek ve nehrin etrafındaki güzel evleri fotoğraflamak bile çok güzeldi. Bir ara ben de pedal başına geçtim, ama normal bisikletten farklıydı elbette, boşa kürek çeker gibiydi, ne kadar hızlı çevirsen de o kadar hızlı gitmediğini görüyorsun. En güzeli arkada oturup behrin etrafındaki evleri seyretmek. Çok güzeller. Orada oturup bahçede domates yetiştiresi geliyor insanın. Nehir bir yanda, yeşillikler bir yanda. Burasının İstanbul’un yanıbaşında bir yer olduğunu düşünmek oldukça zor.

İstanbul’un sıcağından, keşmekesşinden, kalabalığından bunalanlar yanıbaşındaki Ağva’yı mutlaka ziyaret etsinler. Hatta haftasonu kalıp bu keyfi uzun tutsunlar..