Alternatif güzergahla mini rota: İstanbul-Çanakkale-Gönen-Bursa-Kocaeli-Gebze-İstanbul

Malum, yaz mevsimi olunca düğün sezonu da açılıyor. Biz de bundan nasibimizi aldık ve Şahika Hanım’ın iki ayrı kuzeninin beş gün arayla gerçekleşecek düğünlerine katılmak üzere daha ayağımızdaki Rize tozları silinmeden Balıkesir Gönen’e gitmek için hazırlandık.

Gönen’e genelde Bursa üzerinden ve bilhassa yeni yapılan Osmangazi köprüsü + otoban üzerinden gidiyorduk ama oraya gitmek için geçmek zorunda olduğumuz Gebze-Kocaeli bölgesini daha bir hafta önce gördüğümüz için güzergahı değiştirelim dedik.

Evimiz Ispartakule bölgesinde -yani neredeyse Edirne (!)- olduğu için Çanakkale üzerinden gitmek daha cazip geldi. Yazın gündüz gözüyle deniz kenarından gitmeyi TEM’e tercih ettik ve arabaya doluşup öğlen gibi yola çıktık.

Çanakkale’ye epeydir gitmediğimiz için orada başımıza gelecek vapur bekleme sekansını unutmuşuz. Saat kaçta vardır, kaç paradır hiç düşünmeden laylaylom giderek Gelibolu’ya vardık. Her defasında yaptığımız üzere burada medfun bulunan büyük evliyadan Ahmed Bicani ve Mehmed Bicani Hazretlerinin kabrini ziyaret ettik. Sonra iskeleye gittik.

Gelibolu yolundayken bir benzin istasyonunda bu şirin cins kediye rastladık

Vapur ordan mı kalkıyordu, burdan mı girişi vardı derken yolu tutturduk. Tutturduk ama meğer devasa bir kuyruk varmış. Git babam git sonunu bulamadık. Bir yerde büyük bir aralık vardı. Hah burasıdır deyip döndük. Sıraya girdik. Zabıtanın biri gelip “burası kuyruğun sonu değil, daha ilerden gireceksiniz” demesin mi. Meğer orası kavşakmış, ondan boşluk olmuş. Hakikaten kuyruk en az bir o kadar daha ilerdeymiş.  Neyse kuyruğu bulduk sıraya girdik. Yanyana iki şerit tamamen bu feribot girişi için ayrılmış. Tabelada biri Çardak, diğeri Lapseki yazıyordu ama manevra yapmak istediğimde tırcılardan biri “iki şerit de aynı yere gidiyor, boşuna debelenme” gibisinden bir şeyler söyledi. Ben de kıpırdamadım. Sonradan şeridimi değiştirip sağa geçtim ve iyi ki yapmışım. Zira bir süre sonra sol şeritin önüne bir kamyon çekip tıkamışlardı ve kavga çıkmak üzereydi.

Kuyruk gıdım gıdım ilerlerken arkada mızmızlanmaya başlayan ikizlerle Şahika Hanımı kurtarmak için onları dışarı çıkardım. Onlar bebek arabasıyla kuyruğu yaya olarak kat ederken ben de aracın içinde bekleye bekleye piştim 🙂 Yaklaşık 1 saat sonra iskeleye varabildik ve feribota bindik. Böylece evlatçıklar ilk kez feribota da binmiş oldular.

İkizler ilk kez feribota bindi.

Çardak’a giden feribota binmişiz. 15-20 dakikalık aşırı rüzgarlı bir yolculuktan sonra tekrar arabalara doluşup karşı kıyıya indik.

Burdan Gönen’e fazla bir mesafe kalmamıştı zaten. Yine de bebekler olduğu için bazan küçük çaplı krizler yaşayıp durduk. Gündüz saatiyle olmasa da akşam başlangıcında Gönen’e vardık.

Düğünde Keşkek Yedik

Burada düğünleri uzun uzun anlatacak değilim. Zaten ben bir şey anlamadım. Bizimkiler gidip hoparlörün dibindeki bir masada oturdular. Ben de bebeleri arabaya doldurup gezdirdim. İki düğünü de bu şekilde geçirdim diyebilirim.

Ama keşkek’i anlatmak lazım. Kendisi Gönen ve civar bölgede çok meşhur bir düğün yemeğidir. Buğdaydan yapılır. Düğün günü, damat kuzenimizin annesinin evinin önünde verildi yemek. Biz maaile kalabalık olarak gittiğimizde çoktan kuyruk başlamıştı. Kocaman bir tencereden servis edilen keşkek, karton tabaklara kondu. Üzerinde de etli nohut. Ayrıca yanında bir dilim baklava da vardı. Sokakta hazırlanmış masalardan boş bulduğumuz birine oturup afiyetle yedik.

“Keşke keşkek yesek”

Meşhur Gönen Pikniği: Dereköy

Eskiden Gönen’de daha çok mangallı pikniğe giderdik. Her ziyaretimizde mutlaka giderdik hatta. Bir iki senedir kayınçomuzun yurt dışına çıkması, anneannemizin aramızdan ayrılmasıyla eski tat kalmadığından yapmıyorduk. Şimdi evlatçıkların hatırına tekrar başladık. Dedemiz sağolsun.

Gönen’de piknik yaptığımız dört beş mekan var. En son 3-4 ay evvel Ilıca’ya öylesine ayaküstü bir çay pikniğine gitmiştik. Bu kez sulak bir yer olsun dedik ve Dereköy’e gittik. Burası bir derenin kenarında, devasa çınar ağaçlarının gölgesinde dümdüz bir alan. 

Dereköy’ün çınarları

Kayınpederim çalı çırpı toplayıp mangalı hazırladı. Ben de yardım etmeye çalıştım ancak bizden evvelki piknikçiler bütün çalıları toplamış. Bize çırpılar kalmıştı. Neyse ki komşu piknikçimiz fazla odun toplamış bir kısmını getirip bize verdi. İşimizi fazlasıyla gördü.

Vaktiyle 10-12 sene kadar evvel kayınpederim burda bana araba sürme pratikleri yaptırırdı. Bu kez kendisi bizim arabayla (otomatik vites olduğundan) sürüş denemeleri yaptı. Eski günleri yad ettik 🙂 Fırsattan istifade Şahika Hanım da civarda bir iki tur atıp “ben sürüyorum ya” havalarına girdi 🙂 Ben de bir ara düldülü dereye soktum. At sırtında giden atalarımızdan gelen bir gen midir artık, araba da olsa insan suya sokup bir ferahlasın istiyor :)))

Fotoğrafı çektiğim noktanın arkasında dere var

Lafı daha uzatmayayım, evlatçıklarla burada güzel bir gün geçirdik. Gönen’e yolunuz düşerse mutlaka Dereköy’de piknik yapın. Pişman olmazsınız.

Orman Yolu

Bu arada, dönmeden bir gün evvel yine bir pikniğe gitmeye kalktık. Bu kez çay pikniği idi. Komşulardan birinin Instagtam’da paylaştığı bir yeri bulmak için civar köylerden birinde bir orman yoluna daldık. Epey ilerleyip yolun artık yol olmaktan çıktığı bir noktaya kadar ilerledik ama oturacak güzel bir yer bulamadık. Ama harika orman yollarından gitmiş olduk. Sonunda çayımızı gelip şehrin içindeki eski hastanenin büyük bahçesinde yaptık. Burası da oldukça güzel bir mekandı.

Alternatif dönüş yolu: Uluabat Gölü üzerinden Bursa

Bu Kurban bayramında bazı ailevi sağlık nedenlerden dolayı ben yalnız dönmek zorunda kaldım. Hanım ve çocuklar Gönen’de kaldılar. Gözlerim dolu dolu onlara veda edip Bursa (Nilüfer) üzerinden İstanbul’a dönmek üzere yola çıktım. 10. ayına giren evlatçıklarla ilk kez 15 gün ayrı kalmak çok kötü bir duygu ve ben daha bu ayrılığın 2. günündeyim.

Manyas yolunda bol bol domatese rastladım.

Belki bebeler kriz çıkartır da geri dönerim ihtimalini de düşünerek Bursa’daki kuzenimde kalacak, ertesi gün oradan İstanbul’a geçecektim. Gönen’den Bursa’ya gitmenin en makul yolu Bandırma-Karacabey güzergahıdır. Fakat daha evvel Manyas üzerinden de Karacabey’e gitmişliğimiz vardı. Bu yol daha seyirlidir diyerek Manyas’a saptım. Gerçekten de köy yollarının güzelliği duble yollarda yok maalesef. Virajlı yollardan seyirli seyirli gittim. Navigasyonum açık olduğu için Manyas bitip ana yola girince Karacabey’e sapacağım sanıyordum. Bir süre ilerleyince etrafımın hiç tanıdık gelmediğini farkettim. Navigasyona bakınca ne göreyim. Meğer Karacabey yolunda kaza olmuş, orası sıkışmış. Navigasyon da beni Uluabat gölünün güney tarafındaki bir yola sokmuş. Oh canıma minnet deyip geri dönmeden devam ettim. Haritada kocaman yeşil göründüğüne aldanıp “vay be! demek gölün güney kıyısında da duble yol varmış” diye düşünürken biraz sonra kendimi tek gidiş-geliş olan bir yolda buldum. Ama ne güzel bir yol: koca Uluabat gölüne neredeyse kuşbakışı bakıyordum.

Uluabat gölü

Virajlı yolun ve manzaranın güzelliğine kendimi çok kaptırmadan dikkatli dikkatli ilerledim ve çok geçmeden Hasanağa beldesi içerisinden geçip kuzenimin ikamet ettiği yere vardım. Geceyi burda geçirip Kuzenimle sabahlara kadar Kitapi projemizle ilgili çalıştık.

Kocaeli’nde ahbaplara ziyaret

Bu sabah 12 gibi kuzenimgile veda edip İstanbul’a yola çıktım. Nedense İstanbul’a ayağım gitmiyordu. Ben de Osmangazi köprüsüne varmadan çıkıp yolu uzattıkça uzattım. Kocaeli’ndeki üniversite arkadaşlarımı ziyaret etmek istedim. Biri merkezdeydi. Uğrayıp bir çayını içtim. Çayı sevdiğimi bildiği için halasının vaktiyle Trabzon’da bana nasıl 2 demlik çayı zorla içirdiğine dair geleneksel geyiğimizi yaptık 🙂

Kocaeli Üniversitesi kampüsünün hemen yanındaki Kent Orman’da yürüyüş yolu

Diğer arkadaşım Kocaeli Üniversitesi’nde çalışıyordu. Daha evvelden ziyaret etmiştim ama güzergahı tam bilemiyordum. Meğer Kocaelinin şehir merkezinden epey yukarıda, dağların içine kurulmuş kocaman bir alan. Burayı tırmanırken Kocaeli’nin ne kadar büyük ve yayılmış olduğunu da gördüm. 

Kocaeli Üniversitesi kampüsü güzel bir alana kurulmuş ama çok geniş bir alan olduğu için -bir de yaz dönemi olduğundan- çok tenha geldi bana.

Arkadaşımla civarda hızlı bir tur attık. Kampüsün hemen yanında Kent Ormanı denen bir yürüyüş-piknik alanı vardı. Üstün körü buraya da göz attık.

Kent Orman’da hem yürüyüp hem de birbirine toslayan iki kaplumbağa gördük.

Buraya gelirken “acaba İstanbul’a bu tepelerden gitmek için bir yol var mıdır?” diye düşünüyordum ki laf arasında buranın aslında eski İstanbul yolunun üzerinde olduğunu öğrendim. Fakat çok virajlı ve bozuk bir yol olduğundan kampüsteki eski tanıdığımız bir abimiz gitmemi tavsiye etmedi. Bu abimizle bundan 6 sene evvel beraber 13 km’lik doğa yürüyüşü yapmıştık. O geziye de göz atmanızı tavsiye ederim.

Uyarılara rağmen eski İstanbul yolundan gitmeye kararlıydım. Arkadaşıma veda edip bu yola girdim ancak bir süre sonra bir kavşak denk geldi. Navigasyonu da açmamıştım. Kavşağın ortasında çalışan bir görevliye eski İstanbul yolunu sordum. Doğru rotadaymışım ancak bu yola girmemem için bu arkadaş da ısrar edince bu kez dinledim. Çünkü Kuzey Marmara yolu çalışmaları nedeniyle bu yoldan sürekli inşaat kamyonları geçiyormuş. Virajlı yolları severim ancak kocaman inşaat kamyonlarını ve saçtıkları tozları hiç sevmem. Bu yoldan devam etmedim, ancak geri de dönmedim. Kavşaktaki diğer yolu sordum ve oradan da e-5’e inebileceğimi öğrendim.

Üniversiteden inerken böyle bir manzaranız var.

Bu yola sapınca bir süre sonra kampüsün diğer kapısını gördüm. Yani dağın öbür ucundan aşağıya inen yoldaymışım. Buranın da manzarası çok güzeldi. Kocaeli’yi, körfezi ve Tem’in viyadüklerini burdan görmek mümkündü.

Beş dakkada bütün kampüsü dolaştıran arkadaşım Koray.

Yolun sonunda karışık bir mahalle arasına dalıp, dar sokaklarda biraz cebelleşsem de çabucak e5’i buldum. Ordan da kendimi Tem’e attım. Tam bastırıp İstanbul’a gidiyordum ki..

Köprüden önce son çıkış: GOSB Teknopark

Tem’de Şerkerpınar kavşağına yaklaşınca bu civarda çalıştığını hatırladığım bir başka üniversite arkadaşımı aradım. Bunu da epeydir görmemiştim. Bir daha fırsat olmaz diyerek şansımı denedim. Toplantıya girmek üzere olduğunu söyleyince nasip değilmiş deyip devam ettim ancak bir kaç dakika sonra geri aradı ve toplantının kısa sürebileceğini söyledi. Ben çoktan Şekerpınar çıkışını kaçırmıştım ama navigasyon 20 dakikaya geri dönebileceğimi söyleyince ilerden bir yerden çıktım ve gerisin geri döndüm. Gerçekten de 20 dk sonra Gebze Organize Sanayii Bölgesi’ne vardım. Arkadaşımı bulup hasbihal yaptık. 

Ordan ayrıldığımda akşam olmak üzereydi. Çok şükür trafik de yoktu. Gönen’den ayrılırken Pazartesi günü öğleden sonra işte olurum diye niyetimde vardı ama maalesef 21.00 gibi İstanbul’a vardığım için ofis yalan oldu. 

Şimdi bu yazı da bittiğine göre evlatçıkları özleyerek geçireceğim koca 13 gün beni bekliyor demektir. 

Minik gezentigiller Rize yolunda

İkizlerimiz Ömer ve Faruk 6. ayını doldurduğunda eşimin memleketi Gönen’e gidip ilk uzun seferimizi yapmıştık. Yolda Kocaeli merkezde ve Gölcük’te durup arkadaşlarımızın henüz göremediğimiz bebeklerini de ziyaret etmiştik. Hatta bir ara ortamdaki çocuk+bebek sayısı 6’yı bulmuştu. O seferin sonunda Gönen’e 1-2 km kalaya kadar herhangi bir problem yaşamadan yolculuğumuzu tamamlamıştık. Son dakikalarda bebeklerin ikisi birden hem ağlayarak hem de kokutarak ortalığı batırınca mecburen yolun kenarına çekip temizlik yapmıştık. Bundan başka vukuat olmamıştı.

Bebeler 9. ayı doldurduklarında ise artık Rize’ye uzanmanın vakti geldi deyip bir haftalık kısa bir memleket ziyareti yapmaya karar verdik. Çocuklar büyümeden oradaki akrabalarımız da bebeklik hallerini görsün istedik. Tabi İstanbul-Rize oldukça uzun bir mesafe: 1142 km. Bu kadar uzun bir yolda çocuklar ne hale gelir önceden kestirmek zor. Ancak zaten Kastamonu’da çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza taziye ziyareti yapacağımız için orada mola verip yolun kalan kısmında daha rahat oluruz diye düşündük.

20 dakika rötarla da olsa yola çıkmayı başardık.

Gerçekten de hem Kastamonu’ya kadar giderken, hem de oradan Gerze üzerinden Samsun’a varana kadar maşallah hiç bir sorunla karşılaşmadık. Samsun’dan sonra bebekler bazan sırayla bazan ikisi birden bızırdamaya başladı. Neyse ki Şahika hanım arkada kah çizgi filmle kah pışpışlayarak onları oyaladı.

Gece Ünye’ye doğru yaklaşırken ufukta pek çok şimşeğin çaktığını gördük. Hava gün gibi aydınlanıyordu. Bir kaç dakika sonra korktuğumuz başımıza geldi ve deli gibi sağanağa yakalandık. Ama öyle böyle değil. Göz gözü görmüyor. Silecek yetişmiyor.. Biz de soluğu diğer bütün araçlar gibi bir benzin istasyonunda aldık. Bu esnada aracı geçenki Ankara seyahatinde bahsettiğim kuzenim Hüseyin kullanıyordu. Garibim gene yağmura, hem de deli gibi bir sağanağa yakalanmıştı. “Bir daha senin arabayı sürmem, her direksiyona geçişimde sağanak bastırıyor” diye şakalaştı. (Şakaydı demi???)

Kuzenzadem Hüseyin hem çocuklarla çok iyi kaynaştı, hem de sürüşte çok yardımcı oldu. Her eve lazım 🙂

İstasyonda beklerken yağmur hafifler gibi oldu. Bu kez adamcağıza ayıp olmasın diye direksiyona ben geçtim. Yolda bazan artarak, bazan azalarak bir süre daha yağmur devam etti. Sonra çok şükür dindi. Asıl bizi sevindiren çocukların bütün bu hengamede uyuyor olmasıydı. Hiç gıkları bile çıkmadı. Yoksa mazallah korkabilirlerdi.

Karadeniz’e kavuştuğumuz an: Sinop, Gerze
Şimşekler önce tek tük göründü sonra sağanak ötesi bir hal aldı

Rize’ye 100-150 km kala sıcak havanın da etkisiyle artık bebekler iyice perişan oldu. Bir iki kere mola verdik. Hatta bir keresinde Faruk’u uyutabilmek için bir camiiye gidip evde yaptığım gibi ayaklarıma minder koyup salladım. Uyudu da 🙂 Ama sonra yemek yiyelim derken gene ortalığı kasıp kavurdular.

Neyse ki allem edip kallem edip gece 2-3 gibi Rize’ye sağ salim vardık. Hüseyin’i dayısına bırakıp biz de teyzemizin yeni taşındığı evine geçtik. Şahika hanım o kadar bunalmıştı ki teyzemlerin evine geçer geçmez “ertesi gün uçakla dönelim, Hüseyin arabayı naparsa yapsın” demeye başladık. Şaka değil, eğer çocuklar o halde devam etseydi plan buydu.

Neyse ki ertesi gün uyandığımda bizimkilerin kahkahalarını duydum. Meğer keratalar çoktan uyanmış, dayımla (teyzemin kocasına dayı deriz) şakalaşıyor, gülüşüyorlardı. Hatta bizden bir gün önce gelen, Bursa’daki kuzenim Sefa’ların ilk göz ağrısı Ömer Talha da çocuklarla kaynaşmıştı. Şahika hanımın da morali iyiydi. Rahat bir nefes alarak memleket gezimize başlayabilirdik.. Fakat..

Fakat Rize’de hava hiç iyi değildi. Gelmeden önce baktığım üzere hava durumu 6 gün yağışlı diyordu. Şimdiye kadar bütün Rize ziyaretlerimizde talih yüzümüze gülmüş ve hava genelde güneşli olmuştu. Bu sefer 6 gün peşpeşe yağmur hiç hayra alamet değildi. Ancak korktuğumuz olmadı. İlk gün hariç diğer bütün günler çok güzel ve güneşliydi.

O ilk gün de, Şahika hanım evde dinlensin, yorgunluğunu atsın diye bebelerden birini kaptığım gibi çocukluk arkadaşım Ömer’in köyüne Çaycılar’a gittim. Bu sefer direksiyonda Sefa vardı. Ben arka koltukta küçük Ömer efendiyle oynaya oynaya gittim, çok hoşuma gitti.

Birinci gün: Çaycılar Köyü

Çaycılar, Rize Merkez’e bağlı, deniz seviyesinden bizim köy kadar yüksek olmayan, şimdiye kadar taş patlasa 1-2 kere gitmiş olduğum bir yer. Genel itibariyle muhitini bilsem de tam olarak gideceğimiz evi hatırlayamadığımdan sora sora Neşat Amca’nın evini bulduk. Evi bulunca eski hatıralarım canlandı tabi. Buraya ilk geldiğimde arkadaşım Ömer’in babannesi Vuliana sağdı. Hatta onunla çay bahçelerine bile gitmiştik. Allahü Teala rahmet eylesin.

Çaycılar Köyü

Bu sefer evde sadece Ömer’in annesi ve ona yardım etmeye gelen ablası vardı. Habersiz gittiğimiz için bizi görünce şok oldular. Hele kucağımda küçük Ömer’i gördüklerinde daha bir şaşırdılar.

Burada bir iki saat eğleşip eskilerden bahsettik. Evin babası Neşat Amca’yı göremediğimize üzülürken biz kalktığımızda köye gelmiş olduğunu öğrendik. Onu da yolda ziyaret edip şehre geri döndük. Birinci gün bu şekilde bitti.

İkinci gün: Hüseyin’lerin köyü, Tekkeköy

İkinci gün, Rize’ye beraber geldiğimiz kuzenim (aslında kuzenimin oğlu) Hüseyin’in baba ocağına davet edildik. Buraya ömrümde bir kere gelmiştim, o da Hüseyin’in annesinin düğünüydü 🙂 Şimdi oğlu evlenecek yaşa geldi de geçececek neredeyse.. Yaşım kendini belli etti mi 🙂

Tekkeköy, büyük teyzemin de köyü aslında. Buraları biliyorum ama bu muhiti pek bilmiyordum. Meğer burada gayet büyük bir dere varmış. Hemen anayolun kenarında.. Hatta üzerinde de bent kurulmuş, küçük bir şelale gibi olmuş. Hüseyin’in babasıyla dereye akan sulara ayaklarımı sokarak iyice yaklaşıp bir iki fotoğraf çekmeyi başardım.

Birkaç gün öncesinde epey yağmur yağdığından derenin suyu artmış ve çamurlanmış
Sıcakta buz gibi dere suyu
Kuzenimin evi yoldan baya yukarıda. Bu sevimli merdivenlerden tırmanıyoruz.

Rize’de pek çok yerde olduğu gibi Hüseyin’lerin evine de araba yolu çıkmıyor. Uzun patikalardan geçip eve gidilebiliyor. Bebeleri kapıp merdivenleri tırmanmaya başladık. Evin ufak bir avlusu, bu avluda da sağlam durumda bir naylası vardı. Nayla’yı artık pek çok kişi biliyor ama yine de açıklayalım. Bazı karadeniz yörelerinde serender de deniyor. İçine mısır gibi uzun süre dayanabilen yiyecekler depolanır. Fare gibi kemirgenler tırmanamasın diye etrafı demir saclarla çevrili uzun direklerin üzerine bina edilir. Altına odun yığılır. Kemirgenler tırmanamasın diye sabit merdiveni de yoktur. Çıkılacağı zaman seyyar merdiven naylanın balkonuna dayandırılır ve iş bitince merdiven geri çekilir. Bizim köyde de dedemin avlusunda vardı. Bir iki sene evvel kar yağışına dayanamayıp çöktü.

Ev bu açıdan tam görünmüyor. Şu önde olan Nayla. Hemen onun önünde de çay teleferiği var. Bizim orda “varancol” diye de söyleniyor. Yazıldığı gibi okunuyor.
İşte evin tam görüntüsü. Kocaman ve çok ferah.
Hüseyinlerin köyünü dolaşırken renkli çay bohçalarına denk geldik.

Hüseyin’lerin köy evi klasik karadeniz evleri gibi yarısı ahşap yarısı beton değildi. Bir katı küçük kırmızı tuğlalardan, diğer katı normal tuğladan yapılmıştı. Fakat o ne büyük bir ev! Giriş katı 3+1 şeklinde idi ancak bu katı kullanmıyorlardı. Üst kata geçtik. Burası 4+1 şeklinde tasarlanmış. Asıl mutfak alt katta ve büyük olduğundan buraya küçük bir mutfak bırakılmış. Bütün odalar büyük birer yatak odası kadar genişti. Çünkü vaktiyle bu evde 3-4 aile birlikte yaşardı. Yani bir evin bütün oğulları eşleriyle birlikte burda yaşardı. Benzer bir ev bizim köyde de var. Yukarıda bahsi geçen kuzenim Sefa’nın dedesinin evi. O evi içinde gelinlerle beraber hatırlıyorum. Teyzem de onlardan biriydi.

Hüseyin’lerin köyünde söylemesi ayıp mangal yapacaktık. Ali abi mangal işlerini hallederken biz de arabadan henüz kullanmaya fırsat bulamadığım hamağı getirip nayla ile incir ağacının arasına kurduk. Evin küçük efendisi Eymen Asaf uyuduğu için ilk denemeleri bizim Faruq efendi ve sonrasında Ömer efendi yaptı. Faruk çok beğendi. Ömer sanki biraz tınmadı gibi oldu. Eymen Asaf uyanınca makamı asıl sahibine terk ettik 🙂 Baya eğlendi. İnşallah bizden sonra da eğlenmiştir. Hala Rize’de kendisi.

Anlatmaya gerek yok 🙂 Lezzet yükleniyor..

Mangal’dan sonra Rize’ye dönerken baba ocağıma uğrayacaktım ama vakit geç olduğundan planı değiştirdik. Hüseyinlerle beraber iki araba şehre inip benim büyük teyzem olan Hüseyin’in anneannesini ziyarete gittik.

Üçüncü gün: Elevit yaylası denemesi ve Ayder

Hava çok güzel olduğundan bir yayla havası alalım diye üçüncü gün Sefalarla birlikte iki araba doluşup çok methini duyduğumuz Elevit yaylasına çıkalım dedik. Son gelişimizde stajyerlerimizden birinin amcası olan Celal bey sağolsun, bizi 4×4 aracıyla Pokut‘a çıkarmıştı ve gerçek bir yayla görmüştük. Hatta o sayede o sefer Ayder’in yüzüne bile bakmamıştık.

Bu kez Elevit’in yolu çok güzel diye kendi imkanlarımızla çıkalım dedik. Bu yayla da Pokut gibi Çamlıhemşin’de yer alıyor.  Çamlıhemşin merkezinin bittiği yerde bir köprü var. Bu köprüden geçip devam edilince Ayder’e gidiliyor. Düz gidince Zil Kale, Pokut ve başka yaylalara gidiliyor. İşte Elevit de onlardan biri.

Elevit’e giderken yol kenarında bir karadeniz dizisinde meşhur olan konağı gördük. Bunun bahçesinde sosyal medyada artık meşhur olmuş bir yön levhası vardı. Hemen ilerisinde de harika bir tarihi kemer köprü. Çekmesek olmazdı tabi.

Findukuk, Sevdaluk, Çayluk, Otluk, Betluk
Rize’nin minik bir özeti
Yol boyunca manzara peşimizi hiç bırakmadı
Minik dereler birleşip Fırtına Deresi oluyor

Elevit’e giden yol çok güzel. Başlangıçta beton dökülmüş kısımlar bir kaç kilometre devam ediyor. Buralar da asfalt gibi pürüzsüz. Ama asıl güzellik sonrasında başlıyor. Küçük küp küp taşlarla döşenmiş kilometrelerce yol, dağların tepesinde, yeşillikler içerisinde uzayıp gidiyor. Taşların arasından fırlayan minik otlar yolu sanki oranın doğal bir parçasıymış gibi gösteriyor. Bol virajlı bu yolun sadece bir iki yerinde kısa kısa bozuk alanlar vardı. Sonrasında yine aynı güzellik devam ediyor.

Elevit Yaylası’nı göremedik ama yolu bile bizi mest etmeye yetti

Fakat gel gelelim, bu yol da bir yerde bitiyor. Çamlıhemşin merkezden yaklaşık 30 küsür kilometre ilerleyince yolun sonuna vardık. Bundan sonra henüz yeni açılan ve bir iki gün önce aralıksız yağan yağmurda mahvolmuş toprak ve yamru yumru bir yol bizi bekliyor. Gidilir mi gidilmez mi diye düşünürken yukarıdan aşağıya motorsikletle gelen bir genci durdurup sorduk. Genç evvela “Elevit aşağıda kalmadı mı abi?” deyince bir afalladık ama sonra onun da jetonu düşmüş olacak ki, “yok yok, biraz daha ilerde, yol çok kötü ama değer” dedi. “Ama değer” demese ordan dönecektik ama dedi işte..

Arabalara doluşup bizim oraların tabiriyle kiti kiti devam ettik. Bizdeki Soul’un altı kolay kolay yere vurmuyordu, Sefa da gerektiğinde yolcuları indirerek Megan’ı yere değdirmemeyi başardı.. Yolcularımız arasında Sefanın eşi vardı ve kendisi hamile 🙂 O garibim de mecburen zaman zaman yaya gitmek zorunda kaldı.. Fakat..

Evet bir fakat daha.. Ben, Kia Soul ne güzel yere değmiyor diye sevinirken, beyefendi yokuş yukarı dur kalk dur kalk şeklinde ilerlediğimiz için şanzıman ısınması hatası verdi. Eyvah!

Bu hatayı yoğun trafikte eve dönerken İstanbul yollarında da almıştım ve arabayı kenara çekip şanzımanın soğumasını beklemiştim. Şehirde olsam sıkıntı değil ama adını sanını bilmediğimiz, telefonun dahi çekmediği bu dağ başında şanzıman gibi hayati bir parçanın arızalanması riskini göze alamadım. Arabayı yokuşta ivedi olarak bir yere çektim ve indim.  Kesif bir balata yanığı kokusu gelince baya bir tedirgin oldum. Sefalara da durumu bildirip daha gidemeyeceğimi, dönersek daha iyi olacağını söyledim.

Maalesef otomatik şanzıman bozuk ve yokuş yolda aşırı ısındığı için daha fazla ilerleyemedik

Üzüle üzüle bu durduğumuz yerde bir süre dinlenmeye karar verdik. Buna benzer bir vakayı yıllar evvel kiralık arabayla yaşamıştık. Onda durum daha kötüydü. Henüz acemi şofördük. Arabamız Fiat Panda idi ve içinde annem dahil pek çok kişi vardı. İkizdere taraflarında bir yayla şenliğini bulmaya çalışıyorduk. Yaylayı bulamadığımız gibi, pes edip dönmeye karar verdiğimiz yer bu şimdi durduğumuz kadar yeşil değildi ve dönerken arabayı baya kırmış, tamiri için o zamanın parasıyla bir laptop fiyatı ödemiştik. Ahhh ahh.. Unutmak ne mümkün..

Neyseki bu sefer arabada bir sorun yoktu. Biz mola verip fotoğraflar çektirirken şanzıman efendi soğudu ve oradan dönüp yine kiti kiti anayola indik.

Yollar Elevit’i görmeye müsade etmese de moralimizi bozmak yok.

Yolda mola verebileceğimiz kamelyalı bazı alanlar görmüştük. Geri dönerken bunlardan birinde durup biraz atıştırdık. Ancak yakınlarda arı yuvası mı vardı nedir, peşimizi bir türlü bırakmadılar. Çok şükür arılar sokmadan oradan uzaklaştık.

Zil Kale

Dönüşte Zil Kale’de kısa bir mola verdik. Ancak kaleye girmedik. Zira aşırı kalabalıktı. Arabalar bile kale önünde zorlukla birbirlerine yol verebiliyordu.

Akşama 1-2 saat daha vardı. Ayder de çok uzağımızda değildi. Bari hiç olmazsa oraya çıkalım, bir dağ havası alırız dedik. Çıktık çıkmasına da dağ havası yerine havamızı aldık. Hafta içi ve geç saat olmasına rağmen Ayder aşırı kalabalık idi. Park yeri bulmak ne mümkün, yolda ilerlemek bile zordu.

Güç bela tepeye kadar vardık. Arabaları oraya park edebildik. Sonra çoluk çocuk yavaş yavaş aşağı inmeye başladık. Biz sonra Sefa’yla gelip araçları alacaktık. Öyle de yaptık. İnerken ışık iyice azalmadan bir kaç fotoğraf çekelim dedik.

Yaylanın merkezi aşırı kalabalık ancak yukarıları hala çok güzel

Aşağı inmeden benim son gelişimde cesaret ettiğim zipline’ı gördük. Kısa bir mesafede kurulmuştu ve bu sefer dönüşünde de zipline hattı vardı. Ben yaya dönmek zorunda kalmıştım. Fiyatı 20 ya da 25 TL idi sanırım. Yanlış yazdıysam yorum olarak düzeltin lütfen. Kuzenlerden Merve cesaret etti ancak pazarlık edemedi. O nedenle vazgeçtik. Ben denediğimde go-pro ile çekim de yapmış ve pek fazla heyecanlanmamıştım. Çamlıhemşin’e gelmeden evvel dere boyunca bir sürü zipline var. Derenin üzerinden geçecek şekilde kurulmuş. Asıl onları denemek lazım.

Ayder’in meşhur şelalesi

Ayder’in meşhur şelalesini gören güzel bir yerde dinlenip çay içmeye ve sabahtan beri yanımızda taşıdığımız yiyeceklerden yemeye karar verdik. Sağolsun dükkan sahibi kendisi de gözleme vs sattığı halde bizim getirdiklerimizi yememize hiç maraza çıkarmadı. Neden yazıyorum, çünkü Rize’den dönerken yolda bir türlü sandviçlerimizi yiyebileceğimiz bir çay bahçesi bulamadık ve bugün (yani yazıyı yazdığım gün) üç tane koca sandviçi YTÜ Teknopark’taki köpeklere hediye ettim. Sıkıntı yok, demek ki hayvancıkların ta Rize’den gelen o sandviçlerde nasipleri varmış 🙂

Yorum yok
Anlatmaya gerek yok

Hava iyice kararmadan hanımlar ve çocuklar yokuştan aşağı inmeye, yaylanın insan selinden fırsat olursa görünebilen yeşil yamaçlarına doğru ilerlediler. Biz de Sefa’yla arkalarından arabada bıraktığımız fotoğraf makinesini alıp yetiştik. Ayder’de camii var diye kimse mescit yapmamış sanırım. Zar zor bir otelin avlusundaki küçük mescit olarak ayrılan barakada namazımızı kıldık. Camiiye gitmeye kalksak epey bir yol inmemiz gerekecekti. Mescit gene şart değil, seccade olduktan sonra her yer mescit. Fakat abdest alacak yer de problem oldu. Bir otelin lavabosunda ücretle abdest alabildik. Gerçi biz abdest alacağız demedik, lavaboyu kullanacağız dedik. O yüzden yanlış anlaşılma olmasın. Çok şükür memleketimizde kimse abdest alacak diye su parası istemez elhamdülillah.

Ana ve kuzusu

Güneş batmak üzereyken yeşil yamaca yetiştik ve aceleyle de olsa bir iki hatıra fotoğrafı çekinebildik. Bebeler tabi ki istediğimiz performansı sergileyemedi ama olsun 🙂

Yorucu ve koşturmacalı bir Elevit-Ayder gününden sonra geç saatte Rize’ye döndük.

Ayder hatırası

Sonraki günleri de bir başka yazıda anlatayım inşallah.

 

 

Günübirlik Ankara seyahati

Ailemize iki minik üye katıldığı için neredeyse iki yıldır çok fazla seyahat edemedik. Altı aylıklarken Şahika hanımın memleketi Gönen’e (Balıkesir) kadar gidebildik. Şimdi neredeyse dokuzuncu ayına girmek üzereler. Tam dokuz aylık olduklarında ise inşallah benim memleketim Rize’ye gitmeyi planlıyoruz. Güzel bir seyahat olursa inşallah burada sizinle paylaşırız.

Gelelim bu yazımızın konusuna.. Aslında Ankara seyahatini 7 Mayıs’ta gerçekleştirdik. Buraya yazmaya anca fırsat bulabildik. Şahika hanım ve ikizler bu seyahate gelemedi tabi. Biz beş arkadaş bizim düldüle doluştuk ve sabah erken saatlerde yola çıkıp gece 3 gibi evimize vardık.

Seyahatimizin nihayi hedefi Ankara Bağlum’da medfun bulunan Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretlerinin kabri şerifini ziyaret etmekti. Tabi yol boyunca başka pek çok evliya kabirleri var. Onları da ziyaret edip bol bol dua ettik.

Güzergahımız belki başkalarının da ziyaretine vesile olur diye biri iki cümle ile anlatalım.

Sabah saatlerinde yola çıktık. Heyecandan mıdır bilemem gece pek uyuyamadım aslında. Sürücü de ben olacağım için uyusam iyi olurdu ama uyku gelmeyince gelmedi mübarek.. Neyse ki araçtaki herkesin arabası olduğu için şoför sorunumuz yoktu.

İstanbul’dan çıkmadan evvela Eyyüb Sultan semtine uğradık. Eyyüb Sultan kabristanının içerisinde medfun bulunan Hüseyin Hilmi Işık Hazretlerinin, damadı Enver Ören Abinin, Eyyüb Sultan Hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret ettik. Sonra Unkapanı’nda Zeyrek yokuşunda medfun bulunan Mehmed Emin Tokadi Hazretlerini ziyaret ettik.

Artık otobana düşüp Ankara’ya doğru ilerleyebiliriz.. Şansımıza hava oldukça kapalı ve zaman zaman yağışlıydı. Hem de ne yağış..

Köprüyü geçmemiz 8’i buldu neredeyse.. Sis havanın nasıl olcağına dair ipucu vermişti aslında..

Arabada kahvaltı ederiz diye arkadaşlarımızdan biri akşamdan sandviçler hazırlamıştı. Hava sağanak gibi yağdığından yolda hem sürüp hem çay içmek problem olabilir diye bir mola yerinde durduk. Sandalyelere koşana kadar bile ıslandık. Kahvaltımızı yapıp tekrar yola revan olduk.

Bu istikamette giderken ilk durağımız genelde Bolu tüneli çıkışına 6 km uzaklıkta olan Hayrettin Tokadi hazretleri olurdu ancak bu kez Bolu Göynük’teki Akşemsettin Hazretlerini de ziyaret etmek istiyorduk. Geri dönmemiz gerekmesin diye önce Göynük’e gittik. Göynük’te hava açtı. Rahatça ziyaretimizi yaptık. Fotoğraflar çektik. Restore edilmiş evleri ile Göynük çok güzel bir kasaba. İlk kez ziyaret eden arkadaşlarımız da çok beğendi. Tepedeki kuleye de gitmek güzel olurdu ancak rotamız kalabalık olduğundan gece olmadan Ankara’ya varmak istiyorduk. Kuleyi başka sefere ısmarlayıp devam ettik.

Unutmadan bir anektod düşeyim 🙂 Göynük’te bir çeşmenin üzerinde I. MELIH GOKCEK HAYRATIDIR gibi bir ifade vardı. Aslında yanında eşinin ismi de yazıyordu. Sanırım NEVIN idi. Arkadaşlarımızdan biri eski Ankara Belediye başkanı Melih Bey’in adındaki İ harfinin noktası düşüp I şeklinde kaldığı için, belli bir sure neden 1. Melih Gökçek yazdığını düşünüp durdu 🙂

Göynükten sonra ara yollar üzerinden devam ettik. Meşhur Abant Gölü’nün kenarından geçtik. Daha önce buraya gelmemiştim. Hava bozuk olmasına rağmen yine de epey insan vardı. Çok fazla vakit geçirmeden şöyle bir nefes alacak kadar durup devam ettik ve Hayrettin Tokadi Hazretlerinin kabri şerifine vardık.

Burası büyük bir ağaçlık alanın içerisinde mütevazi bir ev-mescit şeklinde kurulmuş bir dergah. Hayrettin Tokadi Hazretlerinin uzunca bir kabr-i şerifi var, hemen bahçede evin yanında bulunuyor. Evin içerisinden kocaman bir ağaç geçiyor. Odanın birini kaplamış diyebiliriz.

Burayı ziyaret ederken hava çok yağmurlu olduğundan güzel fotoğraf çekemedik. O nedenle daha evvelki ziyaretlerimizde çektiğimiz bir fotoğrafı paylaşıyorum.

Ayrılırken biraz karnımız acıkmıştı. Ne yesek diye düşünürken imdadımıza avluda hayır için dağıtılan lokmalar yetişti. Her birimize minik minik bir paket verdiler. Karnımız tok ayrıldığımız gibi inşallah heybemiz de oradan bir şeyler kapmıştır..

Sonraki durağımız Ankara Çamlıdere ilçesinde medfun bulunan Ali Semerkandi Hazretleri’nin türbesi idi. Otobana 12 km mesafede olduğundan Ankara istikametine giderken uğramak çok kolay. Çamlıdere Göynük’ten daha büyük bir alana yayılmış bir ilçe. Evleri de yine restore edilmiş ve gayet güzel duruyor. Ali Semerkandi Hazretlerinin türbesinin bulunduğu alan da büyük bir kampüs şekline getirilmiş. Önce büyük bir giriş alanından geçiliyor. Kenarında küçük dükkanlar olan geniş bir merdivenle camiiye doğru indik. Camiin altında içerisinde su değirmeni de olan yeşil bir alan yapılmış. Camiiden hemen sonra sağında solunda kabirlerin olduğu büyük bir alandan geçtik. Yolun her iki yanında su harkı vardı. Tabi sonradan yapılmış. Suyu da renklendirilmiş. Doğal olsaydı elbette daha güzel olurdu. Belki eskiden vardı.

Yolun en sonunda Ali Semerkandi Hazretlerinin türbesi bulunuyor. Türbeye varmadan hemen sağda altında mübareğin zaman zaman talebelerine ders verdiği bir ağaç var. Dalları budanmış olsa da hala yaşıyor.

Bu ziyaretimizi de tamamlayınca açlık iyice kendini hissettirdi. Biz de kasabada yemek yiyebileceğimiz bir yer aradık. Küçük yerlerde yemek problem olabiliyor. Zira bulduğumuz bahçeli bir restoranda siparişler pek de umduğumuz gibi gelmedi. Çok acıkmasaydık Ankara’da yemek daha iyi olabilirdi. Aklınızda olsun..

Ve nihayet Bağlum’a doğru tekrar yollara düştük. Çok şükür oraya da otobandan doğruca çıkılabiliyor. Ankara’nın içine girmeye gerek kalmıyor.

Akşam olmadan Bağlum’a vardık. Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin kabr-i şerifini ziyaret ettik. Hava kapalıydı ama yağmıyordu çok şükür. Bağlum ziyaretiyle rotamız sona ermedi tabi. Ankara’ya gelip Hacı Bayram Veli Hazretlerine uğramadan gidilmez. Navigasyonumuzu oraya ayarlayıp az buçuk kendi hafızamda kalan eski Ankara bilgilerimi de tazeleyerek camii bulduk. Artık akşam da olmuştu. Türbe kapalıydı ama yine de camdan da olsa ziyaretimizi gerçekleştirdik. Duamızı ettik.

Dönüşte başka işimiz olmadığından otobandan hiç çıkmadık. Bir iki saat günün yorgunluğu henüz üstüme düşmeden rahat rahat devam edebildim. Ancak bir süre sonra artık kendimden emin olamadım ve direksiyonu arkadaşlarımdan birine teslim ettim. Oncağızımın şansına ilk kez bu kadar aşırı bir sağanak yağışa denk geldi. Bütün Bolu dağından, körfez yollarından geçerken bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ben daha evvel öyle bir fırtınaya o yolda yakalanmıştım.

Sabah iki sularında İstanbul’a vardık. Arkadaşları tek tek evlerine bırakıp en son kendimi de eve götürebildim 🙂 İkizler mışıl mışıl uyurken onları bütün bir gün görmediğim ilk günü böylece geçirmiş oldum.

Rotamızı aşağıda paylaşıyorum.

Linke tıkladığınızda Google Map’te açılacaktır.

Balkan gezimizin dördüncü günü: Kotor – Budva

Gezentigiller ailesi olarak 2016 Mayıs ayında evliliğimizin 10. yıl dönümünde gittiğimiz Balkan gezimizin 4. gününde gezi programlarında görüp iç geçirdiğimiz müthiş manzarası olan Karadağ’daki Kotor şehrine gittik. Buranın gezi programına dahil olduğunu en başta bilmiyordum. Öğrendiğimde çok sevindim. Gülhan’ın Galaksi Rehberi isimli tv programında burayı görmüş ve gitmek için can atmıştık. Kotor’dan sonraki durağımız Budva oldu.

Balkan gezimizin 3. günü: Blagaj, Mostar ve Trebinye için tıklayın.

Tur boyunca sabah çok erken saatlerde kalkmamıza rağmen 4. gün 9’da yola çıkacağımız için birazcık daha fazla uyuyabildik. Son kaldığımız Trebinye turistik amaçlı değil Dubrovnik mini turuna gidecekler için daha çok konum açısında tercih edildiğinden orada sağa sola koşturarak fazla yorulmamıştık zaten. Kahvaltımızı grubun diğer yarısının kaldığı büyük otelde yapıp yola çıktık.

Kırk dakika sonra Sitnica Sınır Geçişi’ne vardık. Burası aslında karayolunun üzerine kurulmuş bir gişe gibi. Tur rehberimizin deyişiyle Karadağ devleti buradan gelene geçene bilet kesiyor.

Bir saatlik bir yolculuğun ardından Kotor körfezinin girişindeki Kamenari iskelesine vardık. Körfezi dolaşmamak için beş dakikalık minik bir feribot yolculuğu yapıp karşı kıyıya geçtik. Aslında bütün körfezi feribotla dolaşıp Kotor’a varmak en güzeli olabilirdi.

Kotor körfezi İtalya’yı oluşturan çizmenin arkasındaki Adriyatik denizinin bir uzantısıdır. Koskoca dağların arasına gizlenmiş devasa bir göl gibi duruyor. UNESCO tarafından koruma altına alınan bu şehir tarihi yapısıyla ve eşsiz manzarasıyla Saraybosna ve Mostar’dan sonra tekrar tekrar görmek isteyeceğimiz yerlerden biridir.

Tur rehberimiz bizi Old Town / Eski Şehir denen meydana götürdü. Bu meydana 3 ayrı kapıdan giriş yapılabiliyor. Burada güzel korunmuş, tarihi dokusu bozulmamış, çok katlı taş binalar, kiliseler, sokaklar, kaldırımlar mevcut. Old Town’un arkasında bulunan dağ yolu 1000 basamaklı merdivenlerden oluşuyor ve asıl manzara işte orada başlıyor. Yazının ilerleyen kısımlarında bol bol fotoğraflarını göreceksiniz.

Tam meydanda sağa sola bakarken deli gibi çanlar çalmaya başlarsa ne olduğunu anlayana kadar ödünüz patlayabilir. İnsanlar bu korkunç sesten kurtulmak için kulaklarını tıkamak zorunda kalıyor. Bir kaç dakika çaldıktan sonra neyse ki susuyor.

Meydandaki saat kulesi 1602’de yapılmış. Hemen önünde bulunan küçük yapı “utanç sütunu” olarak adlandırılıyor. Eskiden ayıplanacak bir suç işleyenler buraya bağlanıp, üzerine yaptığı kabahat asılarak halka teşhir edilirmiş.

Tur rehberimizin anlatımı bitince bir iki saat serbest zamanımız oldu. Biz de sokaklar arasında kısa bir tur atıp asıl hedefimiz olan tv’de Gülhan’ın çıkmak için uğraştığı o 1000 basamaklı dağ yolunu aramaya koyulduk. Evlerin arasından sorup soruşturup o yolu bulduk ve adım adım ilerledik. Gülhan tamamına çıkabilmiş miydi emin değiliz ama biz çıkmaya niyetliydik. Fakat ne yazık ki o kadar zamanımız yoktu. İnternetten öğrendiğim kadarıyla çıkıp inmek 1.5 saati buluyormuş. Tabi bunun içine bir de her iki basamakta bir durup fotoğraf/video çekmeyi eklerseniz size en az 2 saat lazım. Bizim maalesef o kadar vaktimiz yoktu. Ancak yine de yolun büyük bir kısmına çıkmayı başardık. Eski taş patikalardan oluşan bu yol ve karşınızda yükselen doğal manzara gerçekten yorulmaya değer. Kotor’a giderseniz mutlaka bu patikaya bir şans verin.

Dağ yolu patikasında bir saat kadar harcayıp, geç kalıp gruba sıkıntı vermemek için geri döndük. Dönüşte meydanda Türkiye’den bir izci kafilesine denk geldik. Ortaokul yaşlarında çocuklar gezmeye gelmişlerdi. Gıpta etmemek ne mümkün. Biz o yaşlardayken başka ilçeye bile gitmiş değildik.

kotor - venedik duvarı

Kotor sahili güzel korunmuş, su içerisinde bulunan tarihi bir sura sahip. Şehrin etrafını kaplayan bu sur Venedikliler zamanında inşa edilmiş. İsmi de “Venedik Duvarı” olarak geçiyor. Fatih Sultan Mehmet Han zamanında Osmanlı toprağı olan Karadağ, Yugoslavya dağıldıktan sonra Sırbistan-Karadağ’ın bir parçası olmuş, bu birlik de dağılınca 2006’da bağımsızlığını ilan etmiştir.

Budva

Kotor’da çok güzel vakit geçirdikten sonra turumuza devam ederek bir başka Venedik sahil şehri olan Budva’ya doğru yola çıktık. Budva Kotor’a 22 km mesafede olduğundan çabucak vardık. Vardığımızda henüz öğleden sonra idi ve hava biraz kapanmıştı. Rehberimiz tarihi Budva Kalesi’nden başlayarak bizi yine kısa bir gezintiye çıkardı. Aslında rehberin anlatması çevreyi tanımak adına iyi olmakla beraber turlarda herşey çok hızlı ilerlediğinden kendi başımıza dolaşmak daha güzel geliyor bize.

Eski ve yeni şehir olarak iki ayrı kısımdan oluşan Budva taş evleri ve dar sokakları ile Alaçatı’yı andırıyor. Old Town yani Eski Şehir kısmı depremler nedeniyle oldukça zarar görmüş, bu nedenle buradaki pek çok yapı aslına uygun olarak restore edilmiş. Bu restorasyon sırasında kullanılan orijinal taşların üzerinde kırmızı boyalarla yazılmış numaraları hala görmek mümkün. Adamlar epey ince eleyip sık dokumuşlar.

Serbest zamanımızda ekipten bir kaç arkadaşla sahil boyu yürüyüp yemek yiyebileceğimiz bir mekan aramaya koyulduk. Hava kapalı olduğundan çok kalabalık değildi. Sahil boyunca yemyeşil bahçeler vardı. Biz yavaş yavaş yürüdükçe kara bulutlar dağlara doğru süzülüyordu. Hanıma “bu bulutlar dağlara çarpınca yağmur yağacak” dedim ama inandıramadım. Yürü babam yürü, yemek yiyebileceğimiz bir mekan bulamadık maalesef. Tabi restoran var ama bize göre bir mekan bulamadık. Yorulup başladığımız yere geri dönmeye karar verdik. Biz dönerken yağmur da peşimizden bastırdı. Neyse ki çok ıslanmadan bir kafeye oturduk. Ufak atıştırmalıklar ve sallama çayla geçiştirdik.

Aslında gezimizin dördüncü gününü İşkodra’da sonlandıracaktık ancak önceden belirtiği üzere bu durum gezinin durumuna bağlı olarak değişebilir ve Budva’da kalma ihtimali de vardı. Nitekim öyle oldu. Budva’da Bracera isimli, deniz kenarında oldukça güzel bir otelde kaldık. Biz dağa bakan kısmındaydık ama balkonumuzdan deniz görülebiliyordu. Şehirde 2-3 saatlik bir gezinti sonrasında otele yerleşmemiz çok iyi oldu. Bir önceki gün Trebinje’deki kötü otel deneyiminden sonra burası gönlümüzün 5 değil 10 yıldızını aldı diyebiliriz.

Otelde akşam yemeğimizi yedikten sonra şehri bir de akşam gezelim dedik ve dolaşmaya çıktık. Abur cubur stoğumuz bittiği için bir market bulup tedarik ettik. Organik marketteki devasa dolmalık biberler Şahika hanımın çok dikkatini çekti 🙂

Balkanlardaki 4. günümüzün sonunda otele erken varmamızın neticesi olarak güzelce dinlenme fırsatımız oldu. Ertesi gün rotamızda Arnavutluk’un başkenti Tiran var. Onu da bir sonraki yazımızda anlatalım inşallah.

 

Haftasonu Gezimiz: Bahçeşehir Gölet ve Flamingo Köy

Hafta sonu havayı güneşli görüp biraz dışarı çıkalım istedik. Cumartesi günü yakınımızda olan Bahçeşehir Gölet’e gidip biraz hava aldık. Ardından Pazar günü kendimizi tutamadık ve Çatalca’da bulduk. Çünkü Gezentigiller olmak bunu gerektirir 😀

Bahçeşehir Gölet

golet-1 golet-2 golet-3 golet-4 golet-5   golet-8 golet-9 golet-10

Yıllar yıllar önce (10 sene kadar) bizim maceramız Bahçeşehirde başlamıştı. Gezentigil Hasan’ın işi ve ilk evimiz oradaydı. Sonra yıllar bizi savurdu, biz şehrin içinde yaşamaya karar verdik.. Daha sonra bunun da iyi bir karar olmadığını anladık. Sakinliğe geri dönmek istedik. Ve yine buradayız 🙂

Tabii Bahçeşehir bu zamanda bir hayli değişmiş, binalar çoğalmış.. Ama gölet aynı güzelliği ile yerinde duruyor.

Gölet içinde restoranlar var ama hava güzelse çimlere de yayılabilirsiniz. Gerçi bizim gölette piknik konusunda daha önce dilimiz epeyce yanmıştı ama.. Artık değişmiştir diye umut ediyoruz.

Hava soğuk olduğundan dolayı biraz yürüdük ve dinlenmek için bir banka oturmuştuk ki orada oturup güneşlenen bu sevimli kedicik geldi bize sokuldu. Biz onu rahatsız etmemek için yanına bile yaklaşmadık ama çok üşümüş olmalı ki kendi geldi ve uzun bir süre kucağımızdan inmedi. Uyudu, mırıldadı.. Bizim de canımız onu orada bırakıp eve dönmek istemedi.. Ama maalesef onu bırakıp arkadan el sallamak zorunda kaldık. O hala bankta oturuyordu 🙂

golet-7

golet-6

golet

Çatalca’da güzel bir yer: Flamingo Köy

Açıkçası biz yola Cesur ve Güzel dizisindeki Korludağ kasabasını bulmak için çıkmıştık 🙂 Dizideki görüntüler ve manzaranın güzelliği bizi mest etti. Bazı bölümlerinin de Çatalca’da çekildiğini duymuştuk. Neresi olduğuna bakalım derken o güzel çiftliğin Polanezköyde olduğunu öğrendik..

 

flamingokoy-6

flamingokoy-1 flamingokoy-2 flamingokoy-3 flamingokoy-4 flamingokoy-5

golet-11

Biz de madem Çatalca’ya geldik, biraz dolaşalım istedik. Etrafta ne var ne yok araştırırken Flamingo Köy ismi dikkatimizi çekti. İnternetten baktığımızda içinde flamingolar olduğunu gördük. Durur muyuz? Hemen rotamızı oraya çevirdik.

Bulmak hiç zor olmadı, Çatalca merkezden biraz daha ileri gidip Gökçeali köyüne geliyorsunuz. Köprüyü geçtikten sonra soldaki ilk yola girerek cevizlik sokak boyunca 250 mt gidiyorsunuz. Yolunuzun üstünde oluyor zaten. Tabelalarda yol gösteriyor.. Biz yine de haritayı buraya ekleyelim:

Flamingo Köy’de Neler Var?

Biz Aralık ayında gittiğimiz için oldukça soğuktu. Girişte sanki bir eve gidiyormuşsunuz hissiyatı oluşuyor. Gerçekten girişte güzel bir ev ve havuzu sizi karşılıyor. Güzel bahçede biraz daha yürüdüğünüzde karşınıza kocaman bir mangal çıkıyor. Tam onun kokusunu içinize çekerken Flamingoları görüyorsunuz 🙂 Biz ufak çaplı bir şaşkınlıktan sonra flamingoları fotoğraflamaya koyulduk. Çünkü ikimizde hayatımızda ilk defa canlı canlı flamingo görüyorduk.

Sadece flamingo değil, küçük gölette ördekler de yüzüyordu. Hatta uçarak pike yaptıkları bile oluyor.

Onların dışında kahvaltı ve mangal servisleri de var. Etleri yine içindeki kasaptan siz seçiyorsunuz. Onlar pişirip servis ediyorlar. İçeride sıcacık sobanın üstünde ekmek de kızartıyorlar.

Sanırım daha çok yazlık olarak düşünülmüş bir mekan. Çünkü kapalı alanı biraz dardı. Ama bahçede bir çok masa vardı.

Tesisin arkasından geçen Karasu deresinde balık tutup üzerinde deniz bisikletine binebiliyorsunuz. Tabii hava soğuk olduğu için bunları biz yapmadık.

Fiyatlar:

Et kilo: 130 tl
Köfte kilo : 90 tl
Tavuk kilo: 70 tl
Kahvaltı: 50 tl

İsterseniz onlar pişirip size getiriyor, dilerseniz de mangal başında kendiniz pişiriyorsunuz. Çayı ikram ediyorlar sağolsunlar hem de termosla önünüze getiriyorlar.

Daha önce gittiğimiz Antik Köy’de de fiyatlar bu civardaydı. Tamam mekanlar güzel, ama fiyatlar çok pahalı. Neden insanlara sanki orayı kiralıyormuşcasına fiyatlar sunuyorsunuz? Etin ve tavuğun fiyatları zaten belli. Hizmet için alınan fiyatlar çok pahalı. Buradan yetkililere seslenmek istiyoruz..

Biz yemeğimizi yiyip çayımızı içtikten sonra, inşallah bir dahaki sefere İlkbahar’da yine gelelim diyerek oradan ayrıldık..

Böylece güzel bir haftasonunu daha geride bırakmış olduk..

Haftasonundan kalanlar: Belgrad Ormanında kahvaltı, 3. köprü, Rumeli Feneri

Merhabalar,

Geçtiğimiz haftasonu anneler gününü de fırsat bilerek bir pazar gezintisi yapalım istedik. Annemizi ve ablamızı da alıp önce Belgrad Ormanında piknikli kahvaltı yapıp sonra da 3. köprüyü görmek için Rumelifeneri’ne geçtik. Orayı keşfettiğimiz yazımız burada.

Belgrad Ormanı ve Kahvaltı Pikniğimiz

Pazar sabahı olduğu için çok da erken kalkmadık. 10.00 gibi kalkıp kahvaltı bile yapmadan yollara döküldük. Normal’de Tem’den gidip Kemerburgaz çıkışından çıkıyorduk. Bu sefer Tem’de kaza olduğu için Habibler yolunu tercih ettik. Orada kısa bir kabir ziyaretinden sonra (eşimin dedesi orada medfun) Göktürk üzerinden Belgrad Ormanına vardık. Buraya kısa bir not düşeyim, Belgrad Ormanı pazar günleri inanılmaz kabalık oluyor. Dernekleri piknikleri  olduğundan gürültüden geçilmiyor malesef. Gürültü kirliliği yaşanıyor. Biz normalde Neşet Suyu tarafına gider, yürüyüş parkurunun orada pikniğimizi yapardık. Bu sefer Ayvad Bendi tarafına girdik ve malesef masa bulamadık. Yer örtümüzü serip onda kahvaltı-pikniğimizi yaptık.

Belgrad Ormanı

Belgrad Ormanı

(Gezentigil Hasan kitap keyfi yaparken yakalandı:D )

Belgrad Ormanı Belgrad Ormanı Belgrad Ormanı Rumeli Feneri   Belgrad Ormanı

Menümüzde yaprak sarması, minik kekler, açma, börek, peynir – ekmek kahvaltılıklar ve termosta çay vardı 🙂 Biz bazen Bim’den aldığımız abur cuburla orada piknik yapıyoruz, adına da Bim Pikniği diyoruz 😀

Neyse, kahvaltımızı yaptıktan sonra Ayvad Bendine yürüdük. Onun da çevresinde piknik yapanlar vardı.

Günün en güzel anıysa, gölün etrafında dağ çileği bulmamız oldu. Daha önce Rize’de topladığımız dağ çileklerini burada görmek bizi şaşırttı. Biraz toplayıp eşimin çocukken yaptığı gibi kendi ipine dizdik. Bir güzel yedik 🙂 Kokusu ve tadı çok hoş. Siz de denk gelirseniz tadın mutlaka.

Rumeli Feneri ve 3. Köprüye Bakış

Uzun zamandır 3. köprünün yapıldığı yere gitmemiştik. Hazır o tarafa yakınken bir bakalım ne alemde dedik. Orman içinde trafik olur diye düşündük ve Kemerburgaz üzerinden Sarıyer oradan da sahile inmeden Rumeli Fenerine gittik direk. Giderken Köprü arz-ı endam ediyordu tüm güzelliği ile. Hava biraz kapanmaya ve soğumaya başlamıştı. Biz de fenerin oradaki kaleye gittik en önce. Orada biraz fotoğraf çekip, fenerin yanına gittik. Bir çay bahçesi bulmak umuduyla ama malesef bir balık lokantası vardı sadece. Bizim de karnımız tok olduğundan yola devam etmeye karar verdik. Çünkü akşam Galatasaray’ın maçı vardı ve yollar kilitlenmişti şimdiden.

Rumeli Feneri

IMG_8122  3. köprü rumeli feneri rumeli feneri

IMG_8121 Rumeli Feneri IMG_8110

Yolda güzel bir çay bahçesi bulmayı umud ettik ama malesef bulamadık. Buradan duyurmak istiyoruz, oraya güzel bir çay bahçesi yapın.. ya da varsa bize bildirin 🙂

Dönüş yolunda bir kaç tane de köprü fotoğrafı çekip yola koyulduk.

Bizim için keyifli geçen bir haftasonunun daha sonuna gelmiştik böylece 🙂

Bizi ararsanız çoğunlukla Belgrad Ormanında oluyoruz 😉

Bizim Takip edin:

Instagram | Twitter | Facebook

Karadeniz Gezisi 8. Gün: Pokut Yaylası ve Zil Kale – Çamlıhemşin – [video]

Ve nihayet Karadeniz gezimizin asıl sebeplerinden, instagram’da fotoğraflarını görüp görüp iç çektiğimiz mekanlardan biri olan Pokut Yaylası’nı anlatmaya sıra geldi.

Pokut’u sene içerisinde planlarken ofisteki stajyer arkadaşlarımızdan Erhan Gülas buraların onların memleketi olduğunu, amcasının bizzat orada yaşadığını, ziyarete gidersek bize aracıyla yardımcı olabileceğini söylemişti. Zira Pokut’un yolları normal araçları bırakın, SUV’ların bile zorlanarak ilerleyebildiği bir haldeydi. Bizim Hyundai’lerle çıkmamıza imkan yoktu.

pokut yaylası

Bir kaç gün öncesinden bize yardımcı olacak sevgili Celal Gülas abimizi arayıp randevüleştik. Sabah erkenden Çamlıhemşin yolunu tuttuk. Normalde Pokut’a gidenler günübirlik gitmiyor. Zaten yaylanın tadını çıkarmak için orda kalmak en güzeli ama biz hem kalabalık, hem çocuklu bir topluluk olduğumuz için kalmak külfetli ve zor olur diye erkenden gidip akşam olmadan dönmeyi planladık.

Celal abimizle Çamlıhemşin yakınlarında bir benzincide buluştuk. Bizim arabaları oraya park edip onun 1991 model Land Rover Defender aracına bindik. Arka koltukların arkasında karşılıklı iki küçük sıra oturma alanı olduğu için toplam 7 kişi ve Ömer Talha bebek çok rahat bir şekilde sığdık. Ben ön kısımda yolcu tarafındaydım. Yeni yeni kullandığımız selfie çubuğu burada çok işimize yaradı. Camdan çıkarıp çıkarıp video çektim. Aşağıdaki videoda bol bol görebilirsiniz.

Pokut Yaylasına giden yolu kısaca şöyle tarif edeyim. Çamlıhemşinin içinden geçip sonundaki köprüye varıyorsunuz. Normalde biz bu köprüden geçip meşhur Ayder’e gitmeye alışığız. Bu sene Ayder’in adını bile etmedik diyebiliriz. Zira Ayder çok bozdu.. Acaib bozdu.. Önünü alamadık.. Pokut için köprüyü geçmeden sağdan düz devam ediyorsunuz. Zil Kale de bu istikamette.. Pokut dönüşü orayı da ziyaret ettik.

Çamlıhemşin’den sonra 12 km kadar yolda herhangi bir sorun yok. Sonra birden küçük bir tabelada yazan “Pokut Yaylası” ibaresini görüp soldan o küçük köy yoluna vuruyorsunuz. Ama ne yol! Hemen yokuş ve virajlar başlıyor. Burdan yukarısı 17 km civarında ve 40 küsür viraj var. Dön babam dön.. Buraya gelinceye kadar bizim köyün 4-5 km’lik virajlı yokuşlu yolunu ben bir şey zannediyordum. Burası oraya rahmet okuttu ama değdi.. Bilhassa Celal abimizin Land Rover’i bu işi harika ve keyifli bir hale getirdi. Amcamız yolu ve aracın kapasitesini avucunun içi gibi bildiğinden ben olsam geniş geniş alacağım virajları o en içeriden ve sıfır dalarak tıpış tıpış çıktı. Maşallah arka koltuktaki Ömer bebek de pek sesini çıkarmadı. Bir ara uyudu bile yanlış hatırlamıyorsam 🙂

Bir ara gözüm en arkadaki arkadaşlara ilişti. Hop oturup hop kalkıyorlardı 🙂 Bir tanesinin başı nerdeyse tavana vurdu vuracaktı.. Vurmuş bile olabilir..

pokut yaylası

pokut yaylası

Yol kısa idi ama çok dik ve virajlı olduğundan yavaş yavaş çıkıyorduk. Nihayet pokut görünmeye başladı. Daha yaylanın girişine varır varmaz harika renkleri olan bir ağaçkakan gördük. Sanırım ilk kez görüyordum. Heyecandan fotoğrafını bile çekemedik. Pıt diye kaçıverdi. Videolarda belki bir kaç saniye görünüyordur.

Pokut Yaylası tek kelimeyle mükemmel! Instagram’dan gördüğümüz o harikulade manzara işte karşımızda duruyordu. Hava da talihimize çok güzeldi. Pokut Yaylası neredeyse hiç bozulmamış, 2042 m yükseklikte orijinal bir yaylaydı. Bulunduğumuz yerde sağ tarafta Sal Yaylası, çok uzaklarda karşı tarafımızda Virandere, daha uzaklarda Hamlakit Yaylası, sis yüzünden göremesek de Samistal Yaylası gibi diğer yaylalar vardı. En uzakta da Kaçkar zirvesi vardı. Üzerinde şerit şeklinde kıştan kalma bir kar çizgisi ile rahatça seçilebiliyordu. Vakit olsa burada bir kaç gün kalıp bütün civar yaylaları dolaşmak isterdik.

Henüz kahvaltı yapmamıştık. Günübirlik geldiğimiz için güzel bir kahvaltı yapıp, bol bol etrafı gezmek sonra da geç olmadan dönmek istiyorduk. Yayla evlerinin birinin hemen yanında kocaman bir masa vardı. Oraya güzelce soframızı kurduk. Biz sofrayla meşgulken etraftaki ineklerden bir iki tanesi bizi ziyaret etmek istedi 🙂 Resmen doğanın içindeydik.

pokut yaylası

Celal abimizle birlikte, meşhur Pokut manzarası eşliğinde güzel bir kahvaltı yaptık. Etrafı seyretmeye doyamadık. Bir an önce yayla yokuşlarından aşağıya kendimizi atmak istiyorduk. Bulunduğumuz yerdeki evler 150-200 yıllık tarihi ahşap yayla evleri idi. Burada imarla ilgili yıllardır süren bazı davalar varmış. İnşallah yöre halkını zora sokmayacak düzenlemelerle buralar korunarak hak sahiplerine bırakılır. Pokut’un Ayder gibi bozulmasını hiç istemiyoruz.

Kahvaltımızı yapınca yavaş yavaş patikalardan inip, evlerin aralarından geçerek hemen aşağımıza doğru devam eden düzlüklere inmeye çalıştık. Bir kaç düşme tehlikesi yaşadık ama birşey olmadı 🙂 Gurubumuz kalabalık olduğundan senkronu tutturamadık. Şahika hanım ve ben baya gerilerde kaldık. Otdu, böcekti, inekti derken önde gidenlerle aramız epey açılmış oldu.

pokut yaylası pokut yaylası

pokut yaylası

Bir ara tepemizde bir drone dolaştığını gördük. Gençler kameralı bir drone’la bu muhteşem görüntüleri yakalayıp yakalayıp bizi kıskandırıyorlardı. O an hanımla bir drone işine girmeye karar vermiştik. Sağolsun bu yazı kaleme alınmadan bir ay kadar evvel arkadaşlarım doğum günümde bana bir kameralı drone hediye ettiler. Henüz kullanmayı beceremedim. Havalar iyileşince ilk işim onu kullanmak olacak inşallah.

pokut yaylası

Yayla evlerinin ve etraftaki manzaranın güzelliğini ne kadar anlatsam az. Belki fotoğraflar bir nebze anlatabilir ama gidip görmek gibi olmaz. İmkanınız varsa mutlaka gitmelisiniz.

Pokut’un düzlüğü epey güneş alıyordu. Burada bir gölge bulup dinlendik. Bol bol fotoğraf çektik. Evlerin bir kısmı otel gibi kullanılıyordu. Etrafta 15-20 civarında yerli/yabancı turist de gördük. Hatta bir de çekim yapan bir ekip gördük. Belgesel çekiliyordu sanırım.

pokut yaylası

Instagram’da Pokut’u bulutların yerlerde gezdiği fotoğraflarla biliyorduk hep. Gezdiğimiz gün hava çok güzeldi, bulut da vardı ama yerlerde dolaşacak kadar çok değildi. O meşhur görüntüyü yakalayamadık fakat bulutlu havanın dezavantajı da vardı. Yakın çekimler istediğimiz gibi olmazdı. Buna şükür dedik. Güzel hava yaylada her zaman bulunmayabiliyor. Hazır varken kıymetini bilelim dedik.

Düzlükte epey vakit geçirince geriye dönüp Celal Abi’nin tarif ettiği patikalardan yaylanın etrafını dolaşmaya başladık. Turumuzun sonunda bizi gelip alacaktı. Bir daha geri dönmeyecektik. Öyle de yaptık. Pokut’un hemen içerisinden başlayan bir patikaya tutunup hafif meyilli bir yoldan yürümeye devam ettik. Bir süre sonra çıplak arazi bitip ağaçlı bir alana geldik. Bu patikanın keyfi de apayrıydı. 6 kişi ip gibi dizilip tek sıra ilerliyorduk. Yorulunca mola verip birbirimizi bekledik. Selfie çubuğu bu sırada çok işe yaradı.

pokut yaylası

pokut yaylası

IMG_3848

Patikadan devam edip yine geniş bir düzlüğe çıktık. Burada yatıp yuvarlansak yeriydi.. Celal abi çok fazla uzaklaşmamızı, sis filan bastırırsa yolumuzu kaybedebileceğimizi söylemişti. Biz de öyle yaptık, patikayı bitirip araba yoluna kavuştuk.

Yolu bulur bulmaz tam da Celal abinin dediği gibi oldu. Birden sis bastırdı. Yol bile zor seçilir oldu. Telefon açıp hazır olduğumuzu söyledik. Bir kaç dakika sonra gelip bizi aldı.

pokut yaylası

pokut yaylası pokut yaylası  Hemen dönüşe geçmedik. Biraz ileride bir su çeşme vardı. Bizi arabayla oraya kadar götürdü. Lezzetli soğuk yayla sularından içip ferahladık. Sonra dönüş yolculuğuna geçtik. Yine virajlı yollardan dikkatli dikkatli inerek asfalta kavuştuk.

Celal abi hazır gelmişken bize Zil Kale’yi de gezdirmek istedi. Peki dedik. Bir kaç km daha devam edip Zil Kale’ye vardık. Buraya daha önce hiç gitmemiştik. Hep bu Ayder’in yüzünden.. Varsa yoksa Ayder!

pokut yaylası

Zil Kale restorasyon geçirmiş haliyle bile çok güzel ve ihtişamlı duruyordu. Ormanın içerisinde avrupa fotoğraflarındaki minik bir şato gibiydi. Yapılış tarihi hakkında malesef detaylı bilgi bulunmuyor.

Zil Kale’den sonra araçlarımızı bıraktığımız noktaya gelip sevgili Celal Abi’mize teşekkürlerimizi ilettik. O olmasaydı kendi çabamızla yaylaya çıkmamıza imkan yoktu. Ne kadar teşekkür etsek az.

pokut yaylası

Bu gezimiz vesilesiyle anlamış olduk ki Ayder’den çok daha güzel, el değmemiş yaylalarımız var. Ayder’i de çok seviyoruz ama giderek kalabalıklaşak şekilli şekilsiz binaları bizi oradan soğuttu. Instagram’da içinde tramvay dolaşan İsviçre yaylalarını, bozulmamış tek katlı evlerini gördükçe insanın oturup ağlayası geliyor. Bunun hükümetle filan ilgisi yok. Bu tamamen insanımızın “para” hırsı.. 3 katlı ahşap görünümlü beton otel dikeceğine az kazan, güzel kazan, güzel bir hizmet, güzel bir manzara sun.. Yok! Her köşede bir otel, bir inşaat.. Keşke inşaattan, müteahhitlikten, yoldan, barajdan, köprüden, enerjiden bu kadar anlayan Rizeli işadamlarımız varken biraz paraya kıysalar da şu yaylalarımızı avrupadakiler gibi güzelleştirseler..

Gerçi yaylalarımız güzel.. Mesele kafaların güzel olmaması..