Günübirlik Ankara seyahati

Ailemize iki minik üye katıldığı için neredeyse iki yıldır çok fazla seyahat edemedik. Altı aylıklarken Şahika hanımın memleketi Gönen’e (Balıkesir) kadar gidebildik. Şimdi neredeyse dokuzuncu ayına girmek üzereler. Tam dokuz aylık olduklarında ise inşallah benim memleketim Rize’ye gitmeyi planlıyoruz. Güzel bir seyahat olursa inşallah burada sizinle paylaşırız.

Gelelim bu yazımızın konusuna.. Aslında Ankara seyahatini 7 Mayıs’ta gerçekleştirdik. Buraya yazmaya anca fırsat bulabildik. Şahika hanım ve ikizler bu seyahate gelemedi tabi. Biz beş arkadaş bizim düldüle doluştuk ve sabah erken saatlerde yola çıkıp gece 3 gibi evimize vardık.

Seyahatimizin nihayi hedefi Ankara Bağlum’da medfun bulunan Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretlerinin kabri şerifini ziyaret etmekti. Tabi yol boyunca başka pek çok evliya kabirleri var. Onları da ziyaret edip bol bol dua ettik.

Güzergahımız belki başkalarının da ziyaretine vesile olur diye biri iki cümle ile anlatalım.

Sabah saatlerinde yola çıktık. Heyecandan mıdır bilemem gece pek uyuyamadım aslında. Sürücü de ben olacağım için uyusam iyi olurdu ama uyku gelmeyince gelmedi mübarek.. Neyse ki araçtaki herkesin arabası olduğu için şoför sorunumuz yoktu.

İstanbul’dan çıkmadan evvela Eyyüb Sultan semtine uğradık. Eyyüb Sultan kabristanının içerisinde medfun bulunan Hüseyin Hilmi Işık Hazretlerinin, damadı Enver Ören Abinin, Eyyüb Sultan Hazretlerinin kabr-i şeriflerini ziyaret ettik. Sonra Unkapanı’nda Zeyrek yokuşunda medfun bulunan Mehmed Emin Tokadi Hazretlerini ziyaret ettik.

Artık otobana düşüp Ankara’ya doğru ilerleyebiliriz.. Şansımıza hava oldukça kapalı ve zaman zaman yağışlıydı. Hem de ne yağış..

Köprüyü geçmemiz 8’i buldu neredeyse.. Sis havanın nasıl olcağına dair ipucu vermişti aslında..

Arabada kahvaltı ederiz diye arkadaşlarımızdan biri akşamdan sandviçler hazırlamıştı. Hava sağanak gibi yağdığından yolda hem sürüp hem çay içmek problem olabilir diye bir mola yerinde durduk. Sandalyelere koşana kadar bile ıslandık. Kahvaltımızı yapıp tekrar yola revan olduk.

Bu istikamette giderken ilk durağımız genelde Bolu tüneli çıkışına 6 km uzaklıkta olan Hayrettin Tokadi hazretleri olurdu ancak bu kez Bolu Göynük’teki Akşemsettin Hazretlerini de ziyaret etmek istiyorduk. Geri dönmemiz gerekmesin diye önce Göynük’e gittik. Göynük’te hava açtı. Rahatça ziyaretimizi yaptık. Fotoğraflar çektik. Restore edilmiş evleri ile Göynük çok güzel bir kasaba. İlk kez ziyaret eden arkadaşlarımız da çok beğendi. Tepedeki kuleye de gitmek güzel olurdu ancak rotamız kalabalık olduğundan gece olmadan Ankara’ya varmak istiyorduk. Kuleyi başka sefere ısmarlayıp devam ettik.

Unutmadan bir anektod düşeyim 🙂 Göynük’te bir çeşmenin üzerinde I. MELIH GOKCEK HAYRATIDIR gibi bir ifade vardı. Aslında yanında eşinin ismi de yazıyordu. Sanırım NEVIN idi. Arkadaşlarımızdan biri eski Ankara Belediye başkanı Melih Bey’in adındaki İ harfinin noktası düşüp I şeklinde kaldığı için, belli bir sure neden 1. Melih Gökçek yazdığını düşünüp durdu 🙂

Göynükten sonra ara yollar üzerinden devam ettik. Meşhur Abant Gölü’nün kenarından geçtik. Daha önce buraya gelmemiştim. Hava bozuk olmasına rağmen yine de epey insan vardı. Çok fazla vakit geçirmeden şöyle bir nefes alacak kadar durup devam ettik ve Hayrettin Tokadi Hazretlerinin kabri şerifine vardık.

Burası büyük bir ağaçlık alanın içerisinde mütevazi bir ev-mescit şeklinde kurulmuş bir dergah. Hayrettin Tokadi Hazretlerinin uzunca bir kabr-i şerifi var, hemen bahçede evin yanında bulunuyor. Evin içerisinden kocaman bir ağaç geçiyor. Odanın birini kaplamış diyebiliriz.

Burayı ziyaret ederken hava çok yağmurlu olduğundan güzel fotoğraf çekemedik. O nedenle daha evvelki ziyaretlerimizde çektiğimiz bir fotoğrafı paylaşıyorum.

Ayrılırken biraz karnımız acıkmıştı. Ne yesek diye düşünürken imdadımıza avluda hayır için dağıtılan lokmalar yetişti. Her birimize minik minik bir paket verdiler. Karnımız tok ayrıldığımız gibi inşallah heybemiz de oradan bir şeyler kapmıştır..

Sonraki durağımız Ankara Çamlıdere ilçesinde medfun bulunan Ali Semerkandi Hazretleri’nin türbesi idi. Otobana 12 km mesafede olduğundan Ankara istikametine giderken uğramak çok kolay. Çamlıdere Göynük’ten daha büyük bir alana yayılmış bir ilçe. Evleri de yine restore edilmiş ve gayet güzel duruyor. Ali Semerkandi Hazretlerinin türbesinin bulunduğu alan da büyük bir kampüs şekline getirilmiş. Önce büyük bir giriş alanından geçiliyor. Kenarında küçük dükkanlar olan geniş bir merdivenle camiiye doğru indik. Camiin altında içerisinde su değirmeni de olan yeşil bir alan yapılmış. Camiiden hemen sonra sağında solunda kabirlerin olduğu büyük bir alandan geçtik. Yolun her iki yanında su harkı vardı. Tabi sonradan yapılmış. Suyu da renklendirilmiş. Doğal olsaydı elbette daha güzel olurdu. Belki eskiden vardı.

Yolun en sonunda Ali Semerkandi Hazretlerinin türbesi bulunuyor. Türbeye varmadan hemen sağda altında mübareğin zaman zaman talebelerine ders verdiği bir ağaç var. Dalları budanmış olsa da hala yaşıyor.

Bu ziyaretimizi de tamamlayınca açlık iyice kendini hissettirdi. Biz de kasabada yemek yiyebileceğimiz bir yer aradık. Küçük yerlerde yemek problem olabiliyor. Zira bulduğumuz bahçeli bir restoranda siparişler pek de umduğumuz gibi gelmedi. Çok acıkmasaydık Ankara’da yemek daha iyi olabilirdi. Aklınızda olsun..

Ve nihayet Bağlum’a doğru tekrar yollara düştük. Çok şükür oraya da otobandan doğruca çıkılabiliyor. Ankara’nın içine girmeye gerek kalmıyor.

Akşam olmadan Bağlum’a vardık. Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin kabr-i şerifini ziyaret ettik. Hava kapalıydı ama yağmıyordu çok şükür. Bağlum ziyaretiyle rotamız sona ermedi tabi. Ankara’ya gelip Hacı Bayram Veli Hazretlerine uğramadan gidilmez. Navigasyonumuzu oraya ayarlayıp az buçuk kendi hafızamda kalan eski Ankara bilgilerimi de tazeleyerek camii bulduk. Artık akşam da olmuştu. Türbe kapalıydı ama yine de camdan da olsa ziyaretimizi gerçekleştirdik. Duamızı ettik.

Dönüşte başka işimiz olmadığından otobandan hiç çıkmadık. Bir iki saat günün yorgunluğu henüz üstüme düşmeden rahat rahat devam edebildim. Ancak bir süre sonra artık kendimden emin olamadım ve direksiyonu arkadaşlarımdan birine teslim ettim. Oncağızımın şansına ilk kez bu kadar aşırı bir sağanak yağışa denk geldi. Bütün Bolu dağından, körfez yollarından geçerken bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ben daha evvel öyle bir fırtınaya o yolda yakalanmıştım.

Sabah iki sularında İstanbul’a vardık. Arkadaşları tek tek evlerine bırakıp en son kendimi de eve götürebildim 🙂 İkizler mışıl mışıl uyurken onları bütün bir gün görmediğim ilk günü böylece geçirmiş oldum.

Rotamızı aşağıda paylaşıyorum.

Linke tıkladığınızda Google Map’te açılacaktır.

Balkan gezimizin dördüncü günü: Kotor – Budva

Gezentigiller ailesi olarak 2016 Mayıs ayında evliliğimizin 10. yıl dönümünde gittiğimiz Balkan gezimizin 4. gününde gezi programlarında görüp iç geçirdiğimiz müthiş manzarası olan Karadağ’daki Kotor şehrine gittik. Buranın gezi programına dahil olduğunu en başta bilmiyordum. Öğrendiğimde çok sevindim. Gülhan’ın Galaksi Rehberi isimli tv programında burayı görmüş ve gitmek için can atmıştık. Kotor’dan sonraki durağımız Budva oldu.

Balkan gezimizin 3. günü: Blagaj, Mostar ve Trebinye için tıklayın.

Tur boyunca sabah çok erken saatlerde kalkmamıza rağmen 4. gün 9’da yola çıkacağımız için birazcık daha fazla uyuyabildik. Son kaldığımız Trebinye turistik amaçlı değil Dubrovnik mini turuna gidecekler için daha çok konum açısında tercih edildiğinden orada sağa sola koşturarak fazla yorulmamıştık zaten. Kahvaltımızı grubun diğer yarısının kaldığı büyük otelde yapıp yola çıktık.

Kırk dakika sonra Sitnica Sınır Geçişi’ne vardık. Burası aslında karayolunun üzerine kurulmuş bir gişe gibi. Tur rehberimizin deyişiyle Karadağ devleti buradan gelene geçene bilet kesiyor.

Bir saatlik bir yolculuğun ardından Kotor körfezinin girişindeki Kamenari iskelesine vardık. Körfezi dolaşmamak için beş dakikalık minik bir feribot yolculuğu yapıp karşı kıyıya geçtik. Aslında bütün körfezi feribotla dolaşıp Kotor’a varmak en güzeli olabilirdi.

Kotor körfezi İtalya’yı oluşturan çizmenin arkasındaki Adriyatik denizinin bir uzantısıdır. Koskoca dağların arasına gizlenmiş devasa bir göl gibi duruyor. UNESCO tarafından koruma altına alınan bu şehir tarihi yapısıyla ve eşsiz manzarasıyla Saraybosna ve Mostar’dan sonra tekrar tekrar görmek isteyeceğimiz yerlerden biridir.

Tur rehberimiz bizi Old Town / Eski Şehir denen meydana götürdü. Bu meydana 3 ayrı kapıdan giriş yapılabiliyor. Burada güzel korunmuş, tarihi dokusu bozulmamış, çok katlı taş binalar, kiliseler, sokaklar, kaldırımlar mevcut. Old Town’un arkasında bulunan dağ yolu 1000 basamaklı merdivenlerden oluşuyor ve asıl manzara işte orada başlıyor. Yazının ilerleyen kısımlarında bol bol fotoğraflarını göreceksiniz.

Tam meydanda sağa sola bakarken deli gibi çanlar çalmaya başlarsa ne olduğunu anlayana kadar ödünüz patlayabilir. İnsanlar bu korkunç sesten kurtulmak için kulaklarını tıkamak zorunda kalıyor. Bir kaç dakika çaldıktan sonra neyse ki susuyor.

Meydandaki saat kulesi 1602’de yapılmış. Hemen önünde bulunan küçük yapı “utanç sütunu” olarak adlandırılıyor. Eskiden ayıplanacak bir suç işleyenler buraya bağlanıp, üzerine yaptığı kabahat asılarak halka teşhir edilirmiş.

Tur rehberimizin anlatımı bitince bir iki saat serbest zamanımız oldu. Biz de sokaklar arasında kısa bir tur atıp asıl hedefimiz olan tv’de Gülhan’ın çıkmak için uğraştığı o 1000 basamaklı dağ yolunu aramaya koyulduk. Evlerin arasından sorup soruşturup o yolu bulduk ve adım adım ilerledik. Gülhan tamamına çıkabilmiş miydi emin değiliz ama biz çıkmaya niyetliydik. Fakat ne yazık ki o kadar zamanımız yoktu. İnternetten öğrendiğim kadarıyla çıkıp inmek 1.5 saati buluyormuş. Tabi bunun içine bir de her iki basamakta bir durup fotoğraf/video çekmeyi eklerseniz size en az 2 saat lazım. Bizim maalesef o kadar vaktimiz yoktu. Ancak yine de yolun büyük bir kısmına çıkmayı başardık. Eski taş patikalardan oluşan bu yol ve karşınızda yükselen doğal manzara gerçekten yorulmaya değer. Kotor’a giderseniz mutlaka bu patikaya bir şans verin.

Dağ yolu patikasında bir saat kadar harcayıp, geç kalıp gruba sıkıntı vermemek için geri döndük. Dönüşte meydanda Türkiye’den bir izci kafilesine denk geldik. Ortaokul yaşlarında çocuklar gezmeye gelmişlerdi. Gıpta etmemek ne mümkün. Biz o yaşlardayken başka ilçeye bile gitmiş değildik.

kotor - venedik duvarı

Kotor sahili güzel korunmuş, su içerisinde bulunan tarihi bir sura sahip. Şehrin etrafını kaplayan bu sur Venedikliler zamanında inşa edilmiş. İsmi de “Venedik Duvarı” olarak geçiyor. Fatih Sultan Mehmet Han zamanında Osmanlı toprağı olan Karadağ, Yugoslavya dağıldıktan sonra Sırbistan-Karadağ’ın bir parçası olmuş, bu birlik de dağılınca 2006’da bağımsızlığını ilan etmiştir.

Budva

Kotor’da çok güzel vakit geçirdikten sonra turumuza devam ederek bir başka Venedik sahil şehri olan Budva’ya doğru yola çıktık. Budva Kotor’a 22 km mesafede olduğundan çabucak vardık. Vardığımızda henüz öğleden sonra idi ve hava biraz kapanmıştı. Rehberimiz tarihi Budva Kalesi’nden başlayarak bizi yine kısa bir gezintiye çıkardı. Aslında rehberin anlatması çevreyi tanımak adına iyi olmakla beraber turlarda herşey çok hızlı ilerlediğinden kendi başımıza dolaşmak daha güzel geliyor bize.

Eski ve yeni şehir olarak iki ayrı kısımdan oluşan Budva taş evleri ve dar sokakları ile Alaçatı’yı andırıyor. Old Town yani Eski Şehir kısmı depremler nedeniyle oldukça zarar görmüş, bu nedenle buradaki pek çok yapı aslına uygun olarak restore edilmiş. Bu restorasyon sırasında kullanılan orijinal taşların üzerinde kırmızı boyalarla yazılmış numaraları hala görmek mümkün. Adamlar epey ince eleyip sık dokumuşlar.

Serbest zamanımızda ekipten bir kaç arkadaşla sahil boyu yürüyüp yemek yiyebileceğimiz bir mekan aramaya koyulduk. Hava kapalı olduğundan çok kalabalık değildi. Sahil boyunca yemyeşil bahçeler vardı. Biz yavaş yavaş yürüdükçe kara bulutlar dağlara doğru süzülüyordu. Hanıma “bu bulutlar dağlara çarpınca yağmur yağacak” dedim ama inandıramadım. Yürü babam yürü, yemek yiyebileceğimiz bir mekan bulamadık maalesef. Tabi restoran var ama bize göre bir mekan bulamadık. Yorulup başladığımız yere geri dönmeye karar verdik. Biz dönerken yağmur da peşimizden bastırdı. Neyse ki çok ıslanmadan bir kafeye oturduk. Ufak atıştırmalıklar ve sallama çayla geçiştirdik.

Aslında gezimizin dördüncü gününü İşkodra’da sonlandıracaktık ancak önceden belirtiği üzere bu durum gezinin durumuna bağlı olarak değişebilir ve Budva’da kalma ihtimali de vardı. Nitekim öyle oldu. Budva’da Bracera isimli, deniz kenarında oldukça güzel bir otelde kaldık. Biz dağa bakan kısmındaydık ama balkonumuzdan deniz görülebiliyordu. Şehirde 2-3 saatlik bir gezinti sonrasında otele yerleşmemiz çok iyi oldu. Bir önceki gün Trebinje’deki kötü otel deneyiminden sonra burası gönlümüzün 5 değil 10 yıldızını aldı diyebiliriz.

Otelde akşam yemeğimizi yedikten sonra şehri bir de akşam gezelim dedik ve dolaşmaya çıktık. Abur cubur stoğumuz bittiği için bir market bulup tedarik ettik. Organik marketteki devasa dolmalık biberler Şahika hanımın çok dikkatini çekti 🙂

Balkanlardaki 4. günümüzün sonunda otele erken varmamızın neticesi olarak güzelce dinlenme fırsatımız oldu. Ertesi gün rotamızda Arnavutluk’un başkenti Tiran var. Onu da bir sonraki yazımızda anlatalım inşallah.